Ticker

6/recent/ticker-posts

GYGES'İN YÜZÜĞÜ

 


   Platon, Devlet adlı kitabında "Gyges’in Yüzüğü" adında mistik bir hikayeden bahseder. Hikayeye göre; Gyges isimli bir çoban bir gün bir kasırga sonrasında düştüğü çukurda ölen bir adamın parmağında bir yüzük bulur. Yüzüğü alır. Yüzüğün gücünden habersiz bir şekilde olayla ilgili olarak tüm çobanlarla birlikte krala hesap vermeye gider. Lidya kralının huzurundayken parmağındaki yüzüğün taşı ile oynamaya başlar. Tam bu anda birden görünmez oluverir. Sağa çevirince görünüyor, sola çevirince görünmez oluyor. Gyges büyük bir gücü parmaklarının arasında taşıdığını farkeder. İlerleyen günlerde bu gücün desteğiyle saraya gizlice girer, önce kraliçeyi kendine aşık eder ve sonra kralı öldürüp yerine geçer. Çoban Gyges artık Lidya’nın kralıdır.

   Platon böyle bir güce sahip olacak kişilerle ilgili şöyle bir çıkarımda bulunur: “Bunlar her istediklerini korkmadan alacaklar, evlere girip gönüllerini yapacaklar, canları kimi isterse öldürecek, kimi isterse hapisten kurtaracak, tıpkı bir Tanrı gibi dilediklerini yapacaklar”

   Platon’a göre insanların ahlaklı ve doğru davranır görünmelerinin tek sebebi toplum ve hukuk sistemi tarafından ayıplanma ve cezalandırılma korkusudur. 

   Kişi metafizik anlamda tek tanrılı bir dini inanca sahip değilse ve vicdan denilen duygu zayıfsa, kişinin toplum tarafından belirlenmiş doğrulara ve ahlaki ilkelere mutlak manada uyum sağlaması ve onu benimsemesi beklenemez. 

   Gelin bu fantastik hikayeyi Jackson Brown’ın şu sözü bağlamında düşünelim: “Karakterinizi, kimse sizi izlemediğinde yaptıklarınız belirler.” 

   Gyges eline geçirdiği güçle görünmez olduğunda karakterini ortaya koymuş ve bilinçaltında yatan tüm hayvani duygularını tatmin etme yolunu seçmişti. Gyges her ne kadar hayali bir karakter olsa da çevremizde bu tarz insanların olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ama bu toprakların sonraki yüzyıllarda ortaya çıkardığı bir karakter yapısı daha vardı. Her ne kadar dini bir yapılanma olmasa da tasavvufla birlikte evrilen ve güçlenen bir hayat görüşü olarak değerlendirebileceğimiz bir duruş, felsefi bir anlayış: “Melamilik.”  Melamilikte aslolan samimiyettir ve inançlarını özgür bir şekilde kimseyle paylaşmadan yaşamayı tercih ederler. Bazen çok yakınındakiler bile onların aslında kim olduklarını bilmezler. Modern dönemden önce sûfiler toplumda saygın bir yere sahip kişiler kabul edilir ve sûfi görünüm ve tavırlı kişilere halk ve yönetimin ileri gelenleri hürmet gösterirlerdi. İşte bu koşullar altında Melamîler, kendileriyle Allah arasındaki ihlâsı (samimîyet) kaybetmemek, kibir ve şöhret gibi tasavvuf yolundaki sâlikîn önüne çıkabilecek engelleri bertaraf edebilmek için kılık, kıyafet ve hatta belirli bir toplantı mekanı gibi dönemin tarikâtlarının alâmetlerini göstermemeye çalışmışlar, halk içerisinde kendilerini gizlemiş, hallerini sadece kendileri gibi olanlarla paylaşmışlardır. Melamilerin taktığı 'yüzüğün' içine şunu yazacak olsak sanırım itiraz etmezlerdi: “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir”

…. 

   Şimdi biraz da size kendi neslimden bahsedeyim, şanslı olduğumuzu düşündüğüm 90'lar - 2000'ler kuşağı. Merak etmeyin, 'eskiden her şey daha güzeldi' gibi klişe sözler söylemeyeceğim. Daha çok durum tahlili yapmak istiyorum. Teknolojinin en yüksek noktası olan günümüz dünyasına da uyum sağlamayı başarabilmiş ama evine ilk defa çamaşır makinesi, televizyon girdiği günü de dün gibi hatırlayan nesil. 

   İstediğiniz oranda özgür olabildiğiniz, bağımsız ve serbestçe düşünüp hareket edebildiğiniz, izlenme, duyulma endişesi olmadan, ‘bağlantısız’ yaşama imkanınızın olduğu internet öncesi bir dönem. Bu dönemin toplumunda kabul görmek için ahlaklı, nezaket sahibi, saygın bir insan olmalıydınız. Bu meziyetlere ne ölçüde sahipseniz toplumda o kadar itibar ve kabul görürdünüz. Gyges’in durumuna düşmemek için bu karakter yapısını toplum nezdinde ortaya koymak gerekiyordu. Toplumun yaşam tarzı ve beklentileri de buna zemin hazırlıyordu zaten. Öte yandan bu bağlantısızlık hali sizin kendinizi sık sık dinlemenize, iç sesinizle baş başa kalmanıza müsaade ediyor, mevcut durumunuzu muhakeme ederek, eksiklikler/hatalar listesi yapıp bunları düzeltme derdine girerek, bir arpa boyu da olsa yol alabilme telaşına girebiliyordunuz. 

   Gyges’in yüzüğünü takan bizim nesil yüzüğü çevirdiğinde özgür olup yalnız kalabiliyordu.

.....

   Gelelim bugüne. Bugüne geldiğimizde ne yazık ki tüm değerler değişiyor. Görünmez olmak neredeyse imkansız hale geliyor. Gezmek, eğlenmek, keşfetmek adına bir topluluğa dahil olduğunuz anda görünür olmanın telaşı ile kimliğinizi bir kenara bırakıp olduğunuzdan farklı bir karakter yapısı içine girmek durumunda kalıyorsunuz. Çok like(!) alan davranış, doğru davranış olarak algılanıyor bu dönemde. Ahlaki ve doğru davranışların kitlelerin onayı ve linç edilip edilmemeye endekslendiği bir dönemdeyiz. Takipçilerimizin onayını almak için karakter yapımızı şekillendirdiğimiz, kendi değer yargılarımızı ortaya koymadığımız ya da koymaya cesaret edemediğimiz bir dönem. Kendimiz olmayı bıraktığımız bir dönem. J.P. Sartre cehennem başkalarıdır derken tam da bundan bahsediyordu işte. Başkalarının değer yargıları 'kendi'nizin büyük düşmanı haline gelebiliyor . Evet ne yazık ki artık kimsenin saygılı, adil, kibar olmasına gerek yok. Öyle görünmek, kendini bu şekilde teşhir etmek, buna uygun bir profil fotoğrafı koymak yeterli. Öyle ya artık' düşünüyorsam varım' değil  'görünüyorsam varım' kuşağındayız. 

..... 

   Ve son olarak ilişkiler. İlişkilerimizde bile üçüncü bir kişinin onayını kendi kişisel tercihimizin önünde tuttuğumuz bir dönemden geçiyoruz. Bauman;“her ilişki üç kişiliktir”der. Bu üçüncü kişi belki toplumdur ama günümüzde biraz da sosyal medya oldu. Dilerseniz derdimi bir fıkra ile anlatarak yazımı sonlandırayım:

   Temel bir uçak seyahati yaparken uçakta bir arıza olur ve uçak okyanusta bir adanın yakınlarına düşer. Uçaktan Temel ve Jennnifer Lopez sağ kurtulur😊 İlk şoku atlattıktan ve artık birilerinin yakın zamanda onları kurtarmaya geleceklerinden umudunu kesen ikili, adada bir hayat kurarlar. Aşık olur, birlikte uzun romantik saatler geçirirler. Ancak bir süre sonra Temel’de bir mutsuzluk başlar. Jennifer ne yaparsa yapsın Temel’i mutlu edemez. "Ne yapabilirim seni tekrardan mutlu etmek için" diye sorar ama Temel her defasında, "derdimin dermanı sende değil" diyerek onu geri çevirir. Jennifer ısrar eder. Temel de zaten denemekten başka çare yok diyerek, "peki" der ve Jennifer’in saçlarını eline aldığı bir makasla keser. Kestiği saçın bir kısmıyla bir bıyık yapar. Ceketini de Jennifer’in omzuna atar. "Akşam sahilde yemekte buluşuruz" diyerek yanından ayrılır. Akşam Jennifer gelince biraz sohbet ettikten sonra Temel elini Jennifer’in omzuna atar ve “Ula Dursun bir aydır kiminle sevgiliyim bir bilsen” der….

   Onay almanın, like'lanmanın tercihlerimizden, düşüncelerimizden, bile daha önemli olduğu tuhaf bir dönem... 




 


 



Yorum Gönder

0 Yorumlar