Ticker

6/recent/ticker-posts

Gede Nasıf 5

 


(NOT: Okumak yerine dinlemek isteyenler için, dergimizin youtube kanalında öyküyü seslendirdim.
https://www.youtube.com/watch?v=puBgVwzqgYA )

Köyün fahri ebesi Yelli Ayşe karnından alıp kucağıma koyduğunda, usulca, “Nasıf olsun adı” diyebildi anası. Sonra da bayıldı, kanlar içinde bıraktığı yatağa düştü. Nasıf, babasının adı. Hikâyesi de epey hazin. Lakin anlatması uzun gider, yeri de değil.

Yalan yok, bende oğlumun kulağına babamın adını üfletmeyi murad ediyor olsam da, onu acılar içinde görünce kıyamayıp, “He ya” diyorum. “He, Nasıf olsun tabi.”  Tohum bizim tarla bizim necep olsa, sonrakine koyarız.

Haa, bu da sorun olmadı değil sonra. Babam kalender adamdı, hiç üzerinde durmadı ama anam güttü davasını. Hiç adıyla seslenmedi Nasıf’a. “Ülen ge buraya” “Ülen getir şunu”

Dedim ya harbi adamdı babam, küçük hesaplar yapmazdı öyle. Bakmayın dinlenecek zaman sözünü kulak ardı ettiğime. En başında karşısına almış beni ve “Vazgeç oğlum” demişti. “Ananın gönlü yok, hayır gelmez bu işten. Yorgunu yokuşa sürer iş inada binende.” Ve sonra sanki olacakları önceden haber verir gibi “Kendini siper edemeyeceksen başını yakma el kızının.”

Deli gençlik be. Oturaklı sözü kim dinleyecek. Alıp sattığımız, vurup kırdığımız zamanlar. O anlatıyor, ben “Karı benim, hüküm benim. Kim napabilir” diyorum kendimce.

Öyle gözüm dönmüş ki “Almazsanız kaçırırım” diyorum. “Eve koymam” diyor anam. “Alır dağa çıkarım eşkıya gibi” diyorum. O utancı yaşamamak için razı oluyorlar, daha doğrusu olmuş görünüyorlar.

Komşu köydendi Nasıf’ın anası. Yükledik çeyizini, giydirdik gelinliğini, alladık pulladık, aldık geldik.

Bizim köyde farklı bir iş, zanaat yok. Bi kahveci vardır bizden ayrı, gerimiz hep bahar ve yaz tarla takke, güzün ormandan kaçak odun yap sat, kışın da bir köpek bir tüfek tavşan peşine. Ekseri evde durmaz erkek kısmısı. Tam da, gelinini istemeyen kaynanaların arayıp da bulamadığı. Biz çıkıp gittik sıra anam, ızdırap olurmuş Nasıf’ın anasına. Olmadık işlere sürermiş. Zaten yüklü kadın, ha deyince kaldırıp koparamıyor. O sakındıkça daha çok yüklenirmiş anam. Böyle böyle ilk çocuğu düşük yaptı. Vay sen misin düşük yapan, “Karnındaki çocuğa bakamayandan insana karı mı olurmuş” diye başının etini yiyor.

Gün gün boşladı onu, bana musallat oldu. Bize soy lazımmış, sanki soyumuz padişaha dayanır da, kadın kısmının karnı boş kalmamalıymış. Falan filan.

Çok geçmedi, yeniden çocuğa kaldı Nasıf’ın anası. Lakin sararıp soldu, kuruyup düştü bu sefer. Yelli Ayşe görmüş, koptu geldi eve. Anama diyecek oldu omuz silkti anam. “Oğlum” dedi bana. “Doğmamış çocuk bardak misalidir, kırılsa da üzülme. Mezarını yufka kaz bozulsa da üzülme, derdi atalarımız. Ölen çocuğunun yeri iyidir lakin bu gelinin hali iyi değil. Kulağına küpe et bu lafımı.”

İki göz odalı bir evin bir gözüne gelin geldi Nasıf’ın anası. Hani gizlice bi su bile dökünemen. İstenmedikten sonra saraya vezir olsan ne yazar ya. Yatsa yatışı göze batar, kalksa kalkışı.

Gel zaman git zaman, Nasıf doğdu. Biz, Yelli Ayşe’nin sözünü tutamamış olacağız ki, kuş kadar kaldı anası. Nasıf karnından çıkınca, bir kez olsun göğsüne bastıramadan bayılıp düştü. İki gece bir gün ölü gibi yattı. Sadece soluk alıp verdi. Yelli Ayşe gelip gelip gitti. Terledikçe ya da altını ıslattıkça yatağını, çarşaf çamaşırını değiştirdi. Baktı olmuyor, “Deriye çekelim bu kızı, belli ki içinden kanıyor” dedi. Anam homurdanacak oldu, babam “Ver karı şu bıçağı” dedi. Hemen keçi sayasına gitti. Az sonra elinde, etinden sıyrılmış bir teke derisiyle çıktı geldi. “Alın şunu” dedi. “Kurtarın garibi.”

“Bir teke etmez ya” diye fısıldadı anam. “Uzatma karı” diye gürledi babam. “Bu kız da ana kuzusu değil mi, onun anası babası yok mu? Sızılar içinde kıvranıp gebersin diye mi aldık evimize ha?”

İlk defa bu denli sert çıktığına şahit oluyordum babamın. Yıllarca susmuştu o. Kendi hakkı için bile susmuştu. Artık dayanamadı, yağmura gebe bulutlar gibi gürledi. O gürleyince, susması gerektiğini anladı ve sobaya odun atma bahanesiyle arkasını dönerek sustu anam. Sobanın kapağını bir hışımla açtı, közler etrafa saçıldı. Közleri birer birer toplayıp sobaya attı. Elinin yanmasını umursamadı.

Bir gün bir gece deriye çekili durdu. Sonra biraz gözü açıldı, kendine geldi ama canı canından çekilmiş gibiydi. Hayretmedi sonrasında.

Hastalığı ilerledi, iyice elden ayaktan düştü. O düştükçe daha çok üstüne gitti anam. “Kalk kız. Gelin kısmısı hasta olup olup yatmaz. Kendinden soğutur da hovarda edersin adamı. Vallahi kapı önüne kor sonra.” deyip korkuturmuş. Tabi o da canını dişine takıp her işin ucundan tutmaya çalışırmış.

Evin arkasındaki kuyudan omzuyla su getirdiği bir kış günü düşüp kalmış. Sobanın arkasına bir yatak serdik, yatırdık. O yataktan kalkmak nasip olmadı. Son gecesinde usulca seslendiğini duydum. Emekleyerek vardım yanına;

“ Bana gün yüzü göstermedin ya herif, kaderimmiş, canın sağ olsun. Lakin Nasıf’ımı irezil edersen öbür dünyada iki elim yakandadır bilesin.” Dedi ve sustu. O an bütün geri döndürülemezliğiyle pişmanlıklar omzuma çöktü. Zamanında tutaydım babamın sözünü, geçeydim anamın önüne “Yeter” diye siper edeydim kendimi ya da baktım olacak gibi değil yükleyip eşyamı yerleşeydim şehre. Ah ah, dünü tersine çevirebilen var mı ezel-i ahirde? O an karar verdim, napacak yapacak Nasıf’ımı kurtaracaktım. Bunun için önce kendim şehre gidecek, yerimi sağlamlayınca da onu alacaktım yanıma. Okumak istersen işte okul diyecektim, istemezse bir ustanın yanına verip, önce çırak sonra usta. Öyle böyle usta değil ama zehir gibi usta olacaktı. Baba oğul götüre iş alacaktık, o ustalık yapacaktı ben yömiyeli işçilik yanında. Piyasa Nasıf ustadan sorulacaktı, biz işe gitmeyecektik iş bizim peşimizden koşacaktı.

Birden gözümde canlandı her şey, ne de denk düşüyordu hesabım ama ölüyordu Nasıf’ın anası bir tarafta. Yalan dünyada kendisine yazılan rolü oynamış, çekilebilecek tüm acıları çekmiş geçip gidiyordu işte. Durduramıyor, geri döndüremiyordum hiçbir şeyi. Güçsüz, çelimsiz, iradesiz çöküp kaldım öylece.

Sabaha cenazesini defnettik. Cenazeyi yıkayan kadınların ağzında bir laf, “sırtında iki avuç içi büyüklüğünde yarası varmış, kemiklerine kadar açılmış. Kim bilir ne sızlamıştır garip. İnsanlık yok bunlarda be.. İnsan olan bir öksüze bunu yapar mı?”

Nasıf biraz kendini kurtarsın, ver elini büyük şehir diyorum kendime. Biraz anam oyaladı biraz da ben cesaret edemez gibi oldum. Üç dört yıl geçivermiş. Bir gün sobanın arkasında, Nasıf’ın anasının son nefesini verdiği yerde, yüreğim geçmiş uyuyakalmışım. Biri dürttü, açtım gözlerimi, Nasıf’ın anası. “Sözünü tutmazsan iki elim yakanda” deyip yok oldu. Hemen o gün yolluğumu yaptım, ertesi gün soluğu şehirde aldım.

Lafı sakız etmenin alemi yok. Bir fabrikada iş buldum, bekârlar hanında da bir  oda. Kazanç az, masraf çok tabi. Keyfim yok. O dönem fabrika deposunun gece bekçisi işten kovulmuş. Şeflerden biri bana söylüyor, hemen kabul ediyorum tabi. Çift maaş, yatak ücreti yok, yemek masrafı yok. Her şey yolunda gidiyor. Şeflerle de aram iyi, beni kolluyorlar. Gece çalıştığım için gündüz ağır işlere sürmüyorlar.

Nasıf’ım burnumda tütüyor, gurbette her şey iki katı. Hasret beş katı. Maaşımı alınca mutlaka köye gidiyor, Nasıf’ımı görüyorum. Oyuncak, üst baş, yiyecek falan götürüyorum. Seviniyor. Çocuğun hasret çekmesi ne zor, gözlerinden anlıyorum ayrılırken. Ben varınca silinen gözlerindeki o yaş, şehre dönerken yeniden çöküyor gözlerine. Hele hele, şefler bazı aylar izin kullanmama izin vermeyince her şey daha da zorlaşıyor. Biraz daha sıkayım dişimi diyorum, işlerimi yoluna koyunca Nasıf’ın da okul çağı gelir. Getiririm yanıma. İster okul, ister usta. Hesap yapıyorum hesabım tutuyor. Keyifleniyorum. Bir cigara yakıyorum. Bekâr hanında alıştım bu illete de. Bir iki tutuşturdular elime, iyi geldi efkâra. Sonra, hadi bakalım sen al senden de yakalım. Hep aynı numaraymış zaten. Gurbette cigaradan ala dostta bulunmuyor ya.

Zamanla gündüz vardiya işini bırakıyorum. Gece bekçiliğinin avantası iyi. Hep gidi koca şehir diyorum, taşı toprağı altın. Diğer işçiler pek memnun değiller hallerinden, kabahati onlara buluyorum. İnsan diyorum, uyanık olacak, sineğin yağından petrol çıkarmayı bilecek.

Her şeyin bu kadar yolunda gidiyor olmasından şüphelenmiş olsam da iki polis bileklerime kelepçe takana kadar ayıkamadım. Meğer gündüz vardiyası şefleri gündüzden hazırladıkları torbaları depoya gizler, gece de “filan torba filan yere, filan torba filan dükkâna” diyerek bekçilere taşıtıp satarlarmış.

“Ben emir kuluyum, ne dendiyse onu yaptım” diyorum. Gel de laf anlat memurlara. Kalem onlar da Süleyman onlar.

Sonrası malum. Karakol, nezaret, mahkeme, mahpusluk. Koğuştakiler “Bir yolunu bulup itirafname imzalatmışlardır sana” diyorlar. 10 yıl yatarım varmış. “Hırsızlıktan bu kadar verilmez, kim bilir neleri yıktılar üzerine” diyor kimisi.

Ranzamın yan tarafına attığım çentiklerden sayıyorum her gün. Üç yıl, yedi ay, on bir gün olmuş Nasıf’ımı görmeyeli. Önceleri muhtara mektup yazıyor, haber soruyordum. Utancımdan başıma gelenleri anlatamadım. Bizim oralarda bir adam başkasının malına el uzattı mı kapılar suratına kapanır. İşlerimin çokluğundan gelemiyorum falan yazdım. Muhtar da bir iki cevap yazdı, “Gel bak oğlan özlüyor seni” diye üsteledi. Sonra kesti yazmayı. Gurbet elde, mahpus damında, Nasıf’ımdan uzakta... Biter mi bu çile ha?

 

 

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar