(NOT: Okumak yerine dinlemek isteyenler için, dergimizin youtube kanalında öyküyü seslendirdim.
Köyün fahri ebesi Yelli Ayşe karnından alıp kucağıma
koyduğunda, usulca, “Nasıf olsun adı” diyebildi anası. Sonra da bayıldı, kanlar
içinde bıraktığı yatağa düştü. Nasıf, babasının adı. Hikâyesi de epey hazin.
Lakin anlatması uzun gider, yeri de değil.
Yalan yok, bende oğlumun kulağına babamın adını üfletmeyi murad
ediyor olsam da, onu acılar içinde görünce kıyamayıp, “He ya” diyorum. “He,
Nasıf olsun tabi.” Tohum bizim tarla
bizim necep olsa, sonrakine koyarız.
Haa, bu da sorun olmadı değil sonra. Babam kalender adamdı,
hiç üzerinde durmadı ama anam güttü davasını. Hiç adıyla seslenmedi Nasıf’a.
“Ülen ge buraya” “Ülen getir şunu”
Dedim ya harbi adamdı babam, küçük hesaplar yapmazdı öyle.
Bakmayın dinlenecek zaman sözünü kulak ardı ettiğime. En başında karşısına
almış beni ve “Vazgeç oğlum” demişti. “Ananın gönlü yok, hayır gelmez bu işten.
Yorgunu yokuşa sürer iş inada binende.” Ve sonra sanki olacakları önceden haber
verir gibi “Kendini siper edemeyeceksen başını yakma el kızının.”
Deli gençlik be. Oturaklı sözü kim dinleyecek. Alıp
sattığımız, vurup kırdığımız zamanlar. O anlatıyor, ben “Karı benim, hüküm
benim. Kim napabilir” diyorum kendimce.
Öyle gözüm dönmüş ki “Almazsanız kaçırırım” diyorum. “Eve
koymam” diyor anam. “Alır dağa çıkarım eşkıya gibi” diyorum. O utancı yaşamamak
için razı oluyorlar, daha doğrusu olmuş görünüyorlar.
Komşu köydendi Nasıf’ın anası. Yükledik çeyizini, giydirdik
gelinliğini, alladık pulladık, aldık geldik.
Bizim köyde farklı bir iş, zanaat yok. Bi kahveci vardır
bizden ayrı, gerimiz hep bahar ve yaz tarla takke, güzün ormandan kaçak odun
yap sat, kışın da bir köpek bir tüfek tavşan peşine. Ekseri evde durmaz erkek
kısmısı. Tam da, gelinini istemeyen kaynanaların arayıp da bulamadığı. Biz
çıkıp gittik sıra anam, ızdırap olurmuş Nasıf’ın anasına. Olmadık işlere
sürermiş. Zaten yüklü kadın, ha deyince kaldırıp koparamıyor. O sakındıkça daha
çok yüklenirmiş anam. Böyle böyle ilk çocuğu düşük yaptı. Vay sen misin düşük
yapan, “Karnındaki çocuğa bakamayandan insana karı mı olurmuş” diye başının
etini yiyor.
Gün gün boşladı onu, bana musallat oldu. Bize soy lazımmış,
sanki soyumuz padişaha dayanır da, kadın kısmının karnı boş kalmamalıymış.
Falan filan.
Çok geçmedi, yeniden çocuğa kaldı Nasıf’ın anası. Lakin
sararıp soldu, kuruyup düştü bu sefer. Yelli Ayşe görmüş, koptu geldi eve.
Anama diyecek oldu omuz silkti anam. “Oğlum” dedi bana. “Doğmamış çocuk bardak
misalidir, kırılsa da üzülme. Mezarını yufka kaz bozulsa da üzülme, derdi
atalarımız. Ölen çocuğunun yeri iyidir lakin bu gelinin hali iyi değil.
Kulağına küpe et bu lafımı.”
İki göz odalı bir evin bir gözüne gelin geldi Nasıf’ın
anası. Hani gizlice bi su bile dökünemen. İstenmedikten sonra saraya vezir
olsan ne yazar ya. Yatsa yatışı göze batar, kalksa kalkışı.
Gel zaman git zaman, Nasıf doğdu. Biz, Yelli Ayşe’nin sözünü
tutamamış olacağız ki, kuş kadar kaldı anası. Nasıf karnından çıkınca, bir kez
olsun göğsüne bastıramadan bayılıp düştü. İki gece bir gün ölü gibi yattı.
Sadece soluk alıp verdi. Yelli Ayşe gelip gelip gitti. Terledikçe ya da altını
ıslattıkça yatağını, çarşaf çamaşırını değiştirdi. Baktı olmuyor, “Deriye
çekelim bu kızı, belli ki içinden kanıyor” dedi. Anam homurdanacak oldu, babam
“Ver karı şu bıçağı” dedi. Hemen keçi sayasına gitti. Az sonra elinde, etinden
sıyrılmış bir teke derisiyle çıktı geldi. “Alın şunu” dedi. “Kurtarın garibi.”
“Bir teke etmez ya” diye fısıldadı anam. “Uzatma karı” diye
gürledi babam. “Bu kız da ana kuzusu değil mi, onun anası babası yok mu?
Sızılar içinde kıvranıp gebersin diye mi aldık evimize ha?”
İlk defa bu denli sert çıktığına şahit oluyordum babamın.
Yıllarca susmuştu o. Kendi hakkı için bile susmuştu. Artık dayanamadı, yağmura
gebe bulutlar gibi gürledi. O gürleyince, susması gerektiğini anladı ve sobaya
odun atma bahanesiyle arkasını dönerek sustu anam. Sobanın kapağını bir hışımla
açtı, közler etrafa saçıldı. Közleri birer birer toplayıp sobaya attı. Elinin
yanmasını umursamadı.
Bir gün bir gece deriye çekili durdu. Sonra biraz gözü
açıldı, kendine geldi ama canı canından çekilmiş gibiydi. Hayretmedi
sonrasında.
Hastalığı ilerledi, iyice elden ayaktan düştü. O düştükçe
daha çok üstüne gitti anam. “Kalk kız. Gelin kısmısı hasta olup olup yatmaz.
Kendinden soğutur da hovarda edersin adamı. Vallahi kapı önüne kor sonra.” deyip
korkuturmuş. Tabi o da canını dişine takıp her işin ucundan tutmaya çalışırmış.
Evin arkasındaki kuyudan omzuyla su getirdiği bir kış günü
düşüp kalmış. Sobanın arkasına bir yatak serdik, yatırdık. O yataktan kalkmak
nasip olmadı. Son gecesinde usulca seslendiğini duydum. Emekleyerek vardım
yanına;
“ Bana gün yüzü göstermedin ya herif, kaderimmiş, canın sağ
olsun. Lakin Nasıf’ımı irezil edersen öbür dünyada iki elim yakandadır
bilesin.” Dedi ve sustu. O an bütün geri döndürülemezliğiyle pişmanlıklar
omzuma çöktü. Zamanında tutaydım babamın sözünü, geçeydim anamın önüne “Yeter”
diye siper edeydim kendimi ya da baktım olacak gibi değil yükleyip eşyamı
yerleşeydim şehre. Ah ah, dünü tersine çevirebilen var mı ezel-i ahirde? O an
karar verdim, napacak yapacak Nasıf’ımı kurtaracaktım. Bunun için önce kendim
şehre gidecek, yerimi sağlamlayınca da onu alacaktım yanıma. Okumak istersen
işte okul diyecektim, istemezse bir ustanın yanına verip, önce çırak sonra
usta. Öyle böyle usta değil ama zehir gibi usta olacaktı. Baba oğul götüre iş
alacaktık, o ustalık yapacaktı ben yömiyeli işçilik yanında. Piyasa Nasıf
ustadan sorulacaktı, biz işe gitmeyecektik iş bizim peşimizden koşacaktı.
Birden gözümde canlandı her şey, ne de denk düşüyordu
hesabım ama ölüyordu Nasıf’ın anası bir tarafta. Yalan dünyada kendisine
yazılan rolü oynamış, çekilebilecek tüm acıları çekmiş geçip gidiyordu işte.
Durduramıyor, geri döndüremiyordum hiçbir şeyi. Güçsüz, çelimsiz, iradesiz
çöküp kaldım öylece.
Sabaha cenazesini defnettik. Cenazeyi yıkayan kadınların
ağzında bir laf, “sırtında iki avuç içi büyüklüğünde yarası varmış, kemiklerine
kadar açılmış. Kim bilir ne sızlamıştır garip. İnsanlık yok bunlarda be.. İnsan
olan bir öksüze bunu yapar mı?”
Nasıf biraz kendini kurtarsın, ver elini büyük şehir diyorum
kendime. Biraz anam oyaladı biraz da ben cesaret edemez gibi oldum. Üç dört yıl
geçivermiş. Bir gün sobanın arkasında, Nasıf’ın anasının son nefesini verdiği
yerde, yüreğim geçmiş uyuyakalmışım. Biri dürttü, açtım gözlerimi, Nasıf’ın
anası. “Sözünü tutmazsan iki elim yakanda” deyip yok oldu. Hemen o gün
yolluğumu yaptım, ertesi gün soluğu şehirde aldım.
Lafı sakız etmenin alemi yok. Bir fabrikada iş buldum, bekârlar
hanında da bir oda. Kazanç az, masraf çok tabi. Keyfim yok. O dönem
fabrika deposunun gece bekçisi işten kovulmuş. Şeflerden biri bana söylüyor,
hemen kabul ediyorum tabi. Çift maaş, yatak ücreti yok, yemek masrafı yok. Her
şey yolunda gidiyor. Şeflerle de aram iyi, beni kolluyorlar. Gece çalıştığım
için gündüz ağır işlere sürmüyorlar.
Nasıf’ım burnumda tütüyor, gurbette her şey iki katı. Hasret
beş katı. Maaşımı alınca mutlaka köye gidiyor, Nasıf’ımı görüyorum. Oyuncak,
üst baş, yiyecek falan götürüyorum. Seviniyor. Çocuğun hasret çekmesi ne zor,
gözlerinden anlıyorum ayrılırken. Ben varınca silinen gözlerindeki o yaş, şehre
dönerken yeniden çöküyor gözlerine. Hele hele, şefler bazı aylar izin
kullanmama izin vermeyince her şey daha da zorlaşıyor. Biraz daha sıkayım dişimi
diyorum, işlerimi yoluna koyunca Nasıf’ın da okul çağı gelir. Getiririm yanıma.
İster okul, ister usta. Hesap yapıyorum hesabım tutuyor. Keyifleniyorum. Bir
cigara yakıyorum. Bekâr hanında alıştım bu illete de. Bir iki tutuşturdular
elime, iyi geldi efkâra. Sonra, hadi bakalım sen al senden de yakalım. Hep aynı
numaraymış zaten. Gurbette cigaradan ala dostta bulunmuyor ya.
Zamanla gündüz vardiya işini bırakıyorum. Gece bekçiliğinin
avantası iyi. Hep gidi koca şehir diyorum, taşı toprağı altın. Diğer işçiler
pek memnun değiller hallerinden, kabahati onlara buluyorum. İnsan diyorum,
uyanık olacak, sineğin yağından petrol çıkarmayı bilecek.
Her şeyin bu kadar yolunda gidiyor olmasından şüphelenmiş
olsam da iki polis bileklerime kelepçe takana kadar ayıkamadım. Meğer gündüz
vardiyası şefleri gündüzden hazırladıkları torbaları depoya gizler, gece de
“filan torba filan yere, filan torba filan dükkâna” diyerek bekçilere taşıtıp
satarlarmış.
“Ben emir kuluyum, ne dendiyse onu yaptım” diyorum. Gel de
laf anlat memurlara. Kalem onlar da Süleyman onlar.
Sonrası malum. Karakol, nezaret, mahkeme, mahpusluk.
Koğuştakiler “Bir yolunu bulup itirafname imzalatmışlardır sana” diyorlar. 10
yıl yatarım varmış. “Hırsızlıktan bu kadar verilmez, kim bilir neleri yıktılar
üzerine” diyor kimisi.
Ranzamın yan tarafına attığım çentiklerden sayıyorum her
gün. Üç yıl, yedi ay, on bir gün olmuş Nasıf’ımı görmeyeli. Önceleri muhtara
mektup yazıyor, haber soruyordum. Utancımdan başıma gelenleri anlatamadım.
Bizim oralarda bir adam başkasının malına el uzattı mı kapılar suratına
kapanır. İşlerimin çokluğundan gelemiyorum falan yazdım. Muhtar da bir iki cevap
yazdı, “Gel bak oğlan özlüyor seni” diye üsteledi. Sonra kesti yazmayı. Gurbet
elde, mahpus damında, Nasıf’ımdan uzakta... Biter mi bu çile ha?
0 Yorumlar