Ticker

6/recent/ticker-posts

Var Olmak Algılanmaktır


   Matrix filminin ortalarına doğru, Neo, kahini görmeye gider. Kahinin çağırmasını beklerken, Budist giyimli bir çocuğun, bir kaşığı gözlerindeki enerji ile eğip bükmeye çalıştığını görür. Çocuğa yaklaşır. Çocuk da kaşığı Neo’ya uzatır. Kerametin kaşıkta olduğunu düşünen Neo, kaşığı incelemeye başlar. 

-Çocuk: Kaşığı eğmeyi deneme. Bu imkansız. Gerçeği algılamaya çalış.

-Neo: Ne gerçeği

-Çocuk: Orada bir kaşık yok.

....

   Her ne kadar bir film sahnesi olsa da içinde onlarca felsefi önerme barındıran bir içerikten bahsediyoruz. İdealist ve materyalist düşünceyi savunan filozofların argümanlarını bir çok bölümde izlediğimiz, felsefe ile aksiyonun birleştiği muazzam bir film. Neyse, konumuz Matrix filminin incelemesi değil ama şimdiden belirteyim ki, yazı içinde zaman zaman filmdeki diyaloglara değineceğiz. Şimdilik asıl mevzumuza yani gerçeklik kavramına dönelim.

   Yıllardır amatör düzeyde (amatör kavramını, bir işle keyif aldığı için meşgul olma anlamında da düşünelim) yaptığım felsefe okumalarından ulaştığım en önemli sonuçlardan biri; hemen hemen tüm filozofların öyle ya da böyle kendisine bir mutlak, bir sabit aradığı olmuştur. Yani ontolojik açıdan kafaları bir hayli karışık, yaşamın nihai anlamını, değişmez bir sabiteye bağlamaya çalışarak fikirlerini temellendirmeye çalışan bir düzine düşünür. Örneğin Sokrates öncesi filozoflar(Thales, Anaksimenes, Anaksimandros, Herakleitos…) sabitelerini arke denilen ilk maddeye, Ortaçağ Skolastisizmi Tanrı’ya, Descartes töz veya cevhere, Berkeley Tin’e, Nietzsche Tanrı veya mutlak öldü şeklinde oluşturmuştur. Ardından da her bir filozof kendi sabitesinin yaşamdaki en temel gerçek olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Nihayetinde de gerçekliği dış dünyadaki maddede arayan materyalistler ile maddenin aslında zihinimizde yer edinen bir algıdan/ideden daha fazlası olmadığını iddia eden idealistlerin mücadelesini görürüz. Her iki taraf da ikna edici argümanlar ileri sürerler. Ama şimdi gelin mevzuya biraz temelden başlayalım ve önce gerçeklik denilen kavramın ne olduğunu bir anlamaya çalışalım. Öncelikle isterseniz yine filmimize bir dönelim.

….

-Neo:(önündeki deri koltuğa dokunarak) Bu gerçek değil mi?

-Morpheus: Gerçek nedir? Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiklerinden, koklayıp, tadıp, görebildiklerinden söz ediyorsan onlar beynin tarafından yorumlanan elektrik sinyallerinden başka bir şey değil….

   Ne dersiniz Morpheus doğruyu mu söylüyor? Yani dış dünyada gördüklerimiz beynimizin ürettiği görüntüler mi, yoksa yaşadığımızı düşündüğümüz bu dünya bir simülasyondan mı ibaret? Tam da bu noktada içinde yaşadığımız ikilemi anlayabilmek adına milattan önce yaşamış Çinli bilge Chuang-Tzu’ya bir parantez açalım. Chuang-Tzu kendini rüyasında bir kelebek olarak görür ve uyandığında ilk olarak şu soruyu sorar:"Acaba ben rüyasında kelebek olan bir insan mıyım, yoksa şimdi rüya görüp kendini insan sanan bir kelebek miyim?”

   Sizin de gerçeğe oldukça yakın rüyalar gördüğünüz olmuştur değil mi? Etkisinden günlerce çıkamadığınız ve gördüğünüz esnada gerçek olduğundan en az şu andaki gerçeklik(!) kadar emin olduğunuz. Ve tabi Peygamberimizin hadisini de hatırlamadan bu bölümü sonlandırmayalım: “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar". (Sanırım hikaye tamamlanmadan soruların cevabını asla öğrenemeyeceğiz.)

....

   O halde bu yaşadıklarımız nedir? Gerçek dediğimiz şey tam olarak ne? Bir gerçeklik içinde mi yaşıyoruz yoksa her şey sanılardan ve algılardan mı ibaret? Şu anda okuduğunuz satırlar gerçek değil mi? Ya elinizde tuttuğunuz cihazlar, kokladıklarınız, tattıklarınız, gördükleriniz… 

   Yazının başında da söylediğim gibi geçmişten günümüze bir çok filozof bu konuyu irdelemiş. Görünenler ile gerçeğin ne olduğunu, varlığın var olup olmadığını anlamaya ve sorgulamaya çalışmışlar. Şimdi gelin biz de bu filozoflardan ikisinin fikirlerini dinleyerek kafamızdaki sorulara bir nebze de olsa yanıt aramaya çalışalım. 

   İlk olarak İngiliz filozof John Locke’u dinleyelim. 

   Locke insanın dünyaya tamamen boş bir zihinle(Tabula Rasa/Boş Levha) geldiğini ve öğrendiği her şeyin deneyim sayesinde gerçekleştiğini iddia eder. Yani ona göre etrafımızdaki dış dünya gerçek nesnelerden ibarettir. Her nesnenin temelde kendine ait, deneyimden bağımsız bir özünün olduğunu(şekli ve kütlesi gibi) söyler. Buna birincil nitelikler der. Bu bağlamda maddeyi saf haliyle algılamamız, özünü bilmemiz mümkün değil. Bir de ikincil nitelikler var. Onlar da o nesnenin rengi, kokusu, ağırlığı gibi algılayıp deneyimleyebileceğimiz şeyler. Ve ikincil nitelikleri algılama noktasında işin içine öznellik yani kişisel deneyimler girer. (Zevkler ve renkler meselesinden bahsediyor sanırım) Yani özetle Locke, 'var olanları algılarız' demeye çalışmaktadır.

  Tam bu noktada sözü ikinci bahsedeceğimiz filozofa, İngiliz düşünür ve din adamı George Berkeley’e verelim. Berkeley esasında Locke’dan oldukça fazla etkilenir. İkisi de insanın doğrudan algıladığı şeylerin sadece zihindeki ideler olduğu konusunda hemfikirdirler. Ancak Berkeley  dışarıda nesnel bir gerçekliğin olmadığını, Locke’un kastettiği manada birincil ve ikincil nitelik diye bir ayrımın yapılamayacağını, bunların tamamen zihnimizin bir ürünü olduğunu iddia eder. Ona göre varlık algılayabildiğimiz niteliklerden oluşur. Maddi bir dünyanın olmadığını, temel manada algıladığımız tüm şeylerin algılanabildikleri için var olduğunu söyler. 

   Örnek olarak da, uzak bir ormanda bir ağaç devrilirse ve çevrede hiç kimse yoksa ağaç devrilirken ses çıkar mı? diye sorar. Eğer onu algılayan biri yoksa onun düşüncesine göre, o sesin de olmadığını ve hatta bir adım daha ileri giderek, orada asla düşen bir ağacın da olmayacağını, hadi bir adım daha ileriye gidelim orada biz yoksak bir ağacın dahi olmayacağını söylemeye çalışmaktadır. Berkeley'in tabiriyle söyleyecek olursak:  “Var olmak, algılanmaktır"der. (Tabi, günümüz sosyal medya bağımlılarının bunu her yiyip içtiğini paylaşmak ve insanlar tarafından ancak bu şekilde algılanabileceklerini sandıklarını da görüyoruz:)) Nihayetinde Berkeley, algılayamadığımız hiç bir şey var olamaz demeye çalışır. 

   İki filozof dedik ama benzer bir bakış açısı ile Antik Yunan düşünürü Gorgias’ın şu cümlesini de ilave etmeden geçmeyelim: “Hiç bir şey yoktur, varsa da bilinemez , bilinse de aktarılamaz.”

   Gorgias bu sözünde her ne kadar varlığın ve gerçek bir bilginin olmadığını ileri sürse de aslında bir yerde de deneyimin öznelliğinden ve başkasına anlatarak kavratılamayacağından da söz eder. 

.... 

   Şu ana kadar gerçeklik/varlık kavramını batılı filozofların görüşleri üzerinden anlatmaya çalıştım ancak noktayı İslam filozof ve şairi Ömer Hayyam ile koyalım. Ömer Hayyam varlık ve gerçeklik kavramına bakışını şu mükemmel rubaisi ile anlatır ve der ki:

"Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.

Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.

Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.

Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok." 

... 

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Dış dünya dediğimiz şey gerçekte var olan maddelerden mi oluşuyor yoksa her şey bir simülasyon mu? Ya da şöyle sorayım: Siz Neo’nun yerinde olsaydınız kırmızı hapı mı tercih ederdiniz mavi hapı mı? (Başınızın ağrımadığını varsayıyorum) 


 



Yorum Gönder

0 Yorumlar