"Şems-i asr idi, asrda şemsün,
Zılli memdüd olur zamanı kasir."
Zılli memdüd olur zamanı kasir."
(Asrın güneşiydi; güneşin de ikindi vakti gibiydi.
Gölgesi çok uzun; ancak, zamanı kısaydı.)
(Kemal Paşazade/Yavuz’a beyit)
Kutsal Bir Yolculuk
-Hasan, efendim.
-Neyin nesisin Hasan Efendi?
-Saray ağasıyım.
-Peki, Hasan Ağa, az önceki sohbetinize kulak misafiri oldum. Hele bir daha anlat bakalım ne gördün rüyanda?
-...."
--------------------
-"Ne oluyor Hasan Can, nedir bu hengâme?
-Ahh! Sorma hocam, durumlar biraz karışık. Bilirsin, gündüzleri Devlet-i Aliye'nin işleri ile uğraşır, geceleri de hünkârımla sohbet edip ona kitaplar okur, üzerine konuşuruz. Ancak, yorgunluktan olsa gerek bu gece yanına gidemedim, uyuyakalmışım. Az evvel yanına vardığımda bana; “Ee! Hasan Efendi, bu kadar uyuduğuna göre epey de rüya görmüş olmalısın, anlat bakalım!” diye serzenişte bulundu. Yine bir şeylere celallenmiş diye düşündüm. Zihnimi yokladım. Gördüğüm veya en azından hatırladığım herhangi bir rüya yoktu. Ancak gel gör ki, hünkarı inandıramadım. Müsaade istedim; "ben hatırlamaya çalışayım siz de sakinleşin" diyerek. Odadan çıkıp avluya doğru giderken, kapıcıbaşı ile saray ağası arasında geçen konuşmayı duydum. Kulak kabartıp meseleyi dinleyince taşlar yerine oturdu. Anladım ki, rüyayı gören “Hasan” ben değil, saray ağası olan Hasan’mış. Yoksa bilirim, vardır hünkarımın ısrarında bir hikmet. Şimdi meseleyi açıklığa kavuşturmak için birlikte huzura çıkalım, sen de orada dinler, öğrenirsin...
---------------------
-Hünkarım, haklısınız bir rüya var ortada ama o rüyayı ben değil saray ağanız görmüş. Müsaade buyurursanız anlatsın.
-Dinliyorum.
-Efendim, dün gece nöbetteyken bir ara içim geçmiş ya da ben öyle olduğunu sanıyorum. Zira ayaktaydım ve her şey aslıyla aynıydı. Karşıdan hızla yaklaşan dört atlı gördüm. Aceleyle davranıp onları durdurmak istedim. Ancak onlar yaklaştıkça ben kaskatı kesildim. Konuşacak takatimin dahi kalmadığını hissediyordum. Ayakları yere dahi basmayan dört heybetli at karşımda durdu. Atların üstünde ise ellerinde sancak, asil ve vakur duran dört de süvari vardı. Bana: "Hünkarın nerededir?" diye sordular. Odanızdan ışık sızıyordu. "Çalışıyor olmalı" dedim. "Tamam sabah iletirsin söyleyeceklerimizi" dediler. "Buyurun dinliyorum" deyince; "Biz Server-i Cihan'ın ashabındanız. Bizi o gönderdi. Selim Han'a selam etti. Hemen kalkıp gelsin, bugünden sonra Haremeyn'in (Mekke ve Medine'yi de içine alan kutsal topraklar) hizmeti ona verildi" diye ferman buyurdu. "Bu gördüğün dört kişi de, Ebu Bekir Sıddık, Ömer bin Hattab, Osman Zinnureyn'dir. Ben de Ali bin Ebu Talip’im. Git Selim Han'a benim tarafımdan bildir!" dedi ve sancakları arkalarından ışık saçarak geldikleri gibi hızla gözden kayboldular.
Rüyayı çıt çıkarmadan ve bir kelimesini dahi kaçırmadan dinleyen Selim Han'ın mübarek yüzü kızardı. Heyecanla nedimine dönerek; “Gördün ya Hasan Can, biz bir işe memur edilmeden işe koyulmayız. Hazırlanın öyleyse, zorlu ve kutsal yolculuğumuz başlıyor...”
-------------------
İnancın İzinde İzi Sürülenler
İnsanoğlunun ilminin en büyük sınırlarından, en aciz kaldığı noktalardan biri de, geriye kalan ömründe daha ne kadar ve nasıl bir hayat yaşayacağını ve tabi ki nerde ve ne şekilde bir ölümün onu beklediğini bilememek olsa gerek.
Yavuz Sultan Selim (ve tabii yanındaki askerler) de bizim gibi akıbetinin seyrini bilmiyordu belki ama herhalde bu yolculuğa çıkarken bizden daha yakın hissetmişti kendini ölüme. Düşünün ki; iki yıldan fazla süren bu yolculukta, maddi imkanlarla aşılması mümkün olmayan ve sıcaklığı artı 50 ile eksi 20 derece arasında değişen, adeta kumdan bir deniz olan Sina çölü aşılmış, bu yolculuğa dayanamayan onlarca at ölmüş, kilometrelerce yaya yürümek zorunda kalınmış, günlerce savaşılmış, gıda maddeleri başta olmak üzere her türlü ikmal malzemesi tükenmiş… Her günü ayrı bir zorluğa, engele gebe, her an ölümle burun buruna geçen yaklaşık 3 yıllık bir süre ve gidilen 2500 kilometrelik bir mesafe... Neyle açıklanabilir ki bu durum? Şan mı, şöhret mi, toprak, güven, menfaat gibi nefsani hevesler veya egoistçe duygularla mı? Her an ölümle burun buruna olmaya değer miydi bunca zahmet? Bir rüya, kutsalınız değilse böylesine bir yolculuğa sebep olabilir miydi?...
Aslında tarihte Yavuz gibi nice örnekler var, benzer durumları yaşayan...(Cengizhan'dan Aliya İzzetbegoviç'e, Sokrates'ten Bruno'ya) Adını tarihe altın harflerle yazdıran nice kahramanlar...
Aslında tarihte Yavuz gibi nice örnekler var, benzer durumları yaşayan...(Cengizhan'dan Aliya İzzetbegoviç'e, Sokrates'ten Bruno'ya) Adını tarihe altın harflerle yazdıran nice kahramanlar...
Peki bu kahramanları ortak paydada buluşturan duygu nedir? Uzatmadan söyleyeyim: İnanç.
O kahramanlar ya inandığı değerlerden dolayı öldüler ya da zafere bu duygu onları ulaştırdı. Böylece ölseler dahi unutulmaz oldular.
O kahramanlar ya inandığı değerlerden dolayı öldüler ya da zafere bu duygu onları ulaştırdı. Böylece ölseler dahi unutulmaz oldular.
Öyle ya da böyle her canlı ölümü tadacaktır. Ölüm (inancımız gereği) bir yok oluş değildir ama bir sürecin sonu, bir geçiştir. Hani şairin dediği gibi "yaşamak, hızlı bir ölme biçimidir." Ve yaşarken, süreç içinde kimliğimizi oluşturan, kalbimize, zihnimize eklemlenen değerlere sahip oluruz. Ödün verdiğimizde günlerce etkisinden kurtulamadığımız, ruhumuzdan bir şeylerin koptuğu ilkelerimiz. Vazgeçtiğimizde korkaklıkla kendimizi itham ettiğimiz, kendi kendimize değersiz geldiğimiz kutsallarımız. Vicdanımızın keşkelerle bizi yiyip tükettiği kriterlerimiz. Zayıfızdır artık, korkağızdır. Kendi gözümüzde veya kutsallarımızın huzurunda bir kahraman olamayacağımızın resmidir o vazgeçiş. Dönüş yoktur(!)...
Gerçekten yok mudur? Bu kadar acımasız olmak doğru mudur kendimize karşı? Örnek aldığımız kahramanlar hatasızlar mıydı mesela? Bu uçsuz bucaksız okyanusta, dümensiz olarak teknemizde yol alırken, onlar kıyıya ulaşmış mıydılar? Yoksa onların da sadece yapabildiği, yön verecekleri dümeni olan bir tekneye sahip olmaktan fazlası değil miydi?...Öyle olmalı. Zira insana ademoğlu denmesinde, ilk insanın adının (Hz.) Adem olmasında bir anlam olsa gerek.
Adem, yokluk da demek ya bir yerde. Yokluk, haliyle bir nevi eksikliktir. Varlığımızda yer alan her bir eksiklik, tamlığımıza yani mükemmel olma durumumuza halel getirir. Zaten mükemmel olan, Bir ve tek olmalı. Mükemmel olan tek ise ve her birimiz eksik isek, kahraman olarak tarihe kayıt düşülen her bir adem de eksik, yanlış ve mutlak anlamda hatalı olmalıdır değil mi? O halde, sadece yaptığı işin sonucunu bildiğimiz ve ismiyle ölümsüzleşen her bir adem de hatalardan mürekkep olmalı. Muhtemelen bizi hataya düşüren ve umutsuzluğa sevk eden nokta ise olaya bakılan bu nazardan kaynaklanmakta. Hiçbiri sonucunu düşünerek hareket etmedi. Hepsi sürece, yola ve yöne odaklanmıştı. Hatalarda takılıp kalmak yerine, değerlerini korumaya ve onlar için savaşmaya odaklandılar. İnançları onlara imkan verdi, onlar da bu imkanı mümkün kıldılar, bedelini en baştan kabul ederek. Bu durumda en kritik nokta, inançlarımız için hangi bedeli, ne oranda ödemeye hazır olduğumuzdur? Çok az, hiç ya da tamamını... Bu sanırım değerlerimizi ne derece içselleştirdiğimizle alakalıdır. Örneğin Bertrand Russell; "hiç bir fikrim için ölmeye hazır değilim" diyebilmişti. Ya da Galileo, idam edilmemek için savunduklarının tam tersini kabul edecek denli vazgeçmiş görünmüştü fikirlerinden.
Sonuç olarak tarih, değerleri ölçüsünde bedel ödemeye hazır olan insanları koyar baş sayfaya. İnancıdır(ki bu kavram, dini anlamda değil uğrunda mücadele edeceğiniz yapıtaşlarınız olarak düşünülmeli) kişiyi kendi gözünde ve toplum gözünde erdemli kılan, yitirildiğinde ise bayağılaştıran. Bu yüzden hayatımızı etrafında şekillendirdiğimiz değerlerimizi temessül (özümsemek) etmek de özen ister. Hele ki, bulunduğunuz konum temsil makamında bulunuyorsa. Bir baba, dost, öğretmen, idareci, başkan, hükümdar... ne fark eder. Temessül olmadan temsil olmaz. Eğer değerlerinize sahip çıkamıyorsanız ve onların ışığında yaşayamıyorsanız; evlat için, dost için, öğrencileriniz için veya idareniz altındaki insanlar için en iyi ihtimalle bir israftan fazlası değilsinizdir.
Dost Arayana Kılavuz
Zordur günümüz modern dünyasında değerler oluşturmak ve ona sahip çıkmak. Çevreniz, okuduklarınız, izledikleriniz, içinde büyüdüğünüz ortamınız sizi adeta sığ ve sıradan bir insan yapmak için uğraşır. Ya da savunma mekanizmamız bize böylesi bahaneler ürettirir. Ama öyle olmasa bile, yine de zordur Yavuz gibi olmak. Öyle bir konuma sahip olmak kaç kişiye nasip olmuş ki? Fakat düşününce Yavuz’u, 'Yavuz'laştıran konumu değil kalbiydi, inancıydı. Sanılmasın ki, böylesine bir seferde herkesin aynı inanca sahip olduğu. Sefere katılanlar içinde Yavuz'un kararlılığına sahip insan, yok denecek kadar azdı. Öyle ki; bir gün askerler hükümdarın çadırını ok yağmuruna tutmuş, onu böylece bu sevdadan vazgeçireceklerini düşünmüşlerdi. Yavuz ise inancının ve kararlılığının verdiği gür sesiyle askerlerini utandırırcasına; "İsteyenler, eşlerinin yanına dönüp entarilerini giyebilirler! Ben düşmana karşı tek başıma da gidebilirim!" diye seslenip atını mahmuzladığında, yanında sadece Hasancan vardı…O da bedelini ödemeye baştan hazırdı inancının. O, Yavuz'a inanmıştı. Onunlaydı, ondaydı, oydu artık. Zaman, mekan, yer, yön, yol birer teferruattı yalnızca...
O olmasaydı askerler devam ederler miydi ve hatta Yavuz aynı inançla koşar mıydı atını savaş alanına bilinmez ama inanmış bir dostun yapması gereken ne varsa Hasan'da fazlasıyla mevcuttu ve gözü ne yolda ne de savaş meydanında olacaktı, dostunun atının izinin tozundan başka…
Hesapsız bir dostluk, mekansız buluşmalar, sualsiz iman, sonucu sorgulanmayan ameller.. ne kadar da yabancı eylemler, olgular, kavramlar değil mi? Hele ki yanlış olduğu düşünülen bir cümle için tüm geçmişi bir çırpıda silebilme nankörlüğü ve vefasızlığı gösteren, basit ve değişken stratejik ortaklıktan öteye geçmeyen günümüz sözüm ona "dost"luklarını görünce.
Hesapsız bir dostluk, mekansız buluşmalar, sualsiz iman, sonucu sorgulanmayan ameller.. ne kadar da yabancı eylemler, olgular, kavramlar değil mi? Hele ki yanlış olduğu düşünülen bir cümle için tüm geçmişi bir çırpıda silebilme nankörlüğü ve vefasızlığı gösteren, basit ve değişken stratejik ortaklıktan öteye geçmeyen günümüz sözüm ona "dost"luklarını görünce.
Dost Olmak, Dost Bulmak...
Seninle aynı yerden bakacak hayata bir kere dost dediğin. Benzer zorlukları, ihanetleri tadacak. Korkacak o da. Güvenmeyecek başta. Farkedecek sonra, aynı yöne baktığınızı. Beklentisizliği, menfaatsizliği. Ümidi, hedefleri, tatmak istedikleriyle ikinci bir kendiniz olacak adeta…Vel hasılı, en hassas terazilerin dahi ağırlığını ölçmekte noksan kaldıkları, izahı hal dilinde kendini gösteren bir erdemlilik sahasıdır dost meydanı. Yolculuğun; inancın, muhabbetin ortak amele dönüşmesiyle başlayabildiği bir mecra…
--------------------
(Dönelim hikayeye)
Sefer hazırlıkları tamamlandıktan sonra yolculuk başlar artık. Hasan Can ile Yavuz Topkapı Sarayı’ndan bir kayıkla karşıda kendilerini bekleyen ordunun yanına giderler. Yolda, Yavuz Hasan'a sorar:
- Yumurta sever misin, Hasan?
- Severim hünkarım....
Konu değişir ve sohbet yarıda kalır. Sefer yaklaşık üç yıl sürer. Zorlu savaşlar yapılır. Mercidabık, Ridaniye ve son olarak Mısır. Bizimdir artık kilometrelerce toprak. İki misli büyümüştür Devlet-i Aliye. Aşılamaz denen çöller aşılmış, Mekke ve Medine’nin de koruyuculuğu alınmıştır... İstanbul’a dönüş başlar. Halk hazırlıklar yapar, coşkulu bir karşılama düzenlenmiştir ama Yavuz İstanbul’a tam varacakken otağını kurdurma emrini verir. Halbuki çok yakındır şehre. Sebebini sorana haber gelir Yavuz’dan: “Bu bir görevdi ve yaptık. Ama halkın karşılaması bizde gurur yapar, hele bir uyusunlar, gece gireriz” der….
Vel hasılı gece olur. Aynı kayıkla Üsküdar’dan Topkapı Sarayı’na dönerken Yavuz tekrar sorar Hasan’a:
- Nasıl?
- Haşlanmış hünkarım…
Yıllar süren, çöller aşılan, diyarlar fethedilen, bir seferin sonunda birkaç saniye önce sorulmuş bir soru gibi, gecikmeden verilmiş bir cevap. Kalplerin, bedenlerin, zihnin birliği bundan daha öte olamazdı. Bu birliğin getirdiği inancın karşısında da hiç bir sefer sonuçsuz kalamazdı...


0 Yorumlar