Ticker

6/recent/ticker-posts

GEDE NASIF 4

 


O gece gördüklerim, yaşadığım vicdan azabıyla kıyasladığımda çok önemsiz geliyor bana ve bu vicdan azabının ruhumda ve - doktorlara göre- akli meleklerimde yarattığı tahribatın ömrüm boyunca onarılamayacağını da biliyorum. Onarmak istemediğimi de artık itiraf edebiliyorum kendime. Kaç yıl geçti üzerinden, saymayı bıraktığımda yedi yıl bitmişti, o gün nasılsam halen öyleyim. Ne bir eksik ne bir fazla.

Uzun zamandır anlatmayı da bıraktım. İlk zamanlar gerçekten merak edip soranların zamanla benimle dalga geçmek için sormaya başladıklarını fark ettim. Bundan dolayı ailemde bu konunun açılmasına izin vermiyorlar artık ama kendi aralarında sürekli benimle ilgili konuştuklarını biliyorum.
Dünyanın geri kalanıyla benim (daha doğrusu benden geri kalanlar) aramda bir kapı var artık. Bazen o kapının ardında konuşulanları duyuyorum. İlk zamanlar bana duyurmamaya dikkat ediyorlardı ama artık umursamıyorlar yada belkide bilinçli yapıyorlardır. Yani duymamı istedikleri için özellikle kapımın önünde konuşuyor da olabilirler. Zerre kadar umrumda değil oysa. Bir kulağımdan girmeden öbüründen çıkıyor.
-Hastaneye yatarsa daha hızlı sonuç alınacağını söylüyor doktor.
-Peki işe yarayacağına garanti veriyor mu? Daha önce zorla hastaneye götürmeye kalktığımızda neler olduğunu biliyorsun.
-Garanti vermiyor ama yeni tedavi yöntemlerinin geliştiğini, zihindeki istenmeyen anıları silmede daha başarılı olduklarını söylüyor.
-Tamam, bir daha konuşup ikna etmeye çalış bakalım.
Ara ara duyuyorum bu tür konuşmaları ve babamın kapıyı çalıp "Bugün nasılsın güzel kızım" diye başlayan ve sonu - onlar adına- hayal kırıklığıyla sonuçlanacak olan bir sürecin başladığını anlıyorum. Annem giremiyor odama. Gözlerimdeki "affetmemişliği" görmeye dayanamıyor.
Kabullenemediler henüz. Kolay olmadığını tahmin edebiliyorum. Hangi anne baba evladının bu durumunu kolayca kabullenebilir ki? Zamanla beni rahat bırakmaları gerektiğini anlayacaklar ama.
"Beni dünyaya getirdiniz ama kaderimi çizemezsiniz. Beni bu kapının dışına çıkaramazsınız. Size yük oluyorsam söyleyin, başımın çaresine bakabilirim" diyorum. Böyle olsun istemiyorum aslında,
Çünkü böyle söyleyince daha çok üzülüyorlar ama ya bu durumu kabullenecekler yada tamamen çıkacağım hayatlarından.
Önceleri, Dönüşüm'deki Gregor Samsa'nın ailesi gibi davrandılar. Odamdaki bazı fotoğrafları ve eşyaları çıkarıp attığımda, babam, onları çöpe atmaya çalıştı ama annem "Normale döndüğünde geri isteyecek" diyerek karşı çıktı. Samsa'nın anneside "Bence en iyisi odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır. Böylece Gregor yine aramıza döndüğünde herşeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır" diyordu. Hikayemin nasıl son bulacağını bilmiyorum ama tıpkı Samsa'nın ki gibi "Bakın bakın gebermiş! Orada yatıyor işte, kuyruğu tamamen titretmiş" şeklinde bitmesi ihtimali hiç de uzak görünmüyor bana.
"Öğretmen hanım nerede?" diyenlere "Toplantısı var, seminerde" gibi beyaz yalanlar söylediler ilkin. Onları ele vermemek için sessizce otururdum odamda bende. Bir süre sonra "Sağda solda birşeyler konuşuluyor" diyerek gelenlerin sayısı artınca gizleyecek yanı kalmadı tabi. "Tüh üzüldük, Allah'tan umut kesilmez" cümlelerinin arkasından annemin gözyaşlarını duyabiliyordum. "Ben sebep oldum" diye için için çürüyor biliyorum. O günden sonra "anne" diyemiyor olmamda çok zoruna gidiyor görüyorum. Bazı geceler kapımın önünde Kuran okuyor, duyuyorum. Aramızdaki engelin bir kapıdan çok daha büyük olduğunu anlayamıyor.
O günden sonra, başta kendim olmak üzere, hayatta değer verdiğim hiçbirşey kalmadı. İnsan kendinden vaz geçince gerisi kendiliğinden yok oluyor zaten.
Büyük umutlar ve hayallerle başladığım mesleki hayatımda daha ilk yılında sonlanmış oldu. Oysa tüm sınavlarımı ilk girişimde kazanmış gencecik bir öğretmen olarak o dağ köyüne atamam yapıldığında hiç üzülmemiş, aksine daha bir motive olmuştum. Dedim ya hayallerim vardı, boyumdan büyük hayaller. Nerede olursam olayım yaşamlara dokunacak, hayatlar değiştirecektim. O küçücük zihinler beni örnek alacaktı her zaman.
Okulun lojmanına annemle birlikte yerleştik. Öyle ya bu dağ başında tek başıma ne yapacaktım. Zorluklar vardı ama umrumda değildi, herşey güzel gidiyordu benim için. Haftasonu demez, mesai dışı demez çalışırdım.
Hepsini seviyordum öğrencilerimin, hepsi çok değerliydi benim için. Yalnız okula yeni başlayan Nasıf adlı öğrencimin diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştım. Kederi yüzünden okunabiliyordu. Herkes oynarken o bir kenarda oturuyor, beni dinlermiş göründüğü zamanlarda bile kafası başka yerde oluyordu. Birkaç gün daha gözlemledikten sonra "Yarın aileni okula çağırır mısın?" dedim, "Tamam" deyip koşup gitti. Ertesi sabah erkenden yanında yaşlı bir teyzeyle geldi. Babaannesiymiş. Öğrencileri ödevlendirip bahçeye çıktık. Saatlerce konuştuk. O anlattı, ben ağladım. "Kızım" dedi, "Bu gedenin aman dileyeceği kimsesi yok. Sen benden daha iyi bilin. Sütüne havale gayrısı."
Sonra daha yakın, daha sıcak davrandım ona. Yanıma çağırdım sürekli. Önceleri gönülsüzdü. Konuşmak istemezdi. Birşeyler sorduğumda ya tek kelimeyle cevap verir yada hiç vermezdi. Sonra sonra alıştı bana. Yanıma gelmek için bahaneler bulurdu çocukça." Benim anamda sana benziyor mudur?" diye sordu birgün. "Bilmem, benzemesini ister miydin?" dedim. "çok isterdim" dedi. O an anladım beni gerçekten sevdiğini.
Birgün annem şehre gittiği için yalnız kalmam gerekti. Aklıma geldi, gittim babaannesinden izin aldım Nasıf'ın ve o gece benim yanımda kaldı. Gece uyuyunca öyle bir sarıldı ki bana, ne kadar anne hasreti çektiğini daha iyi anladım.
Sonraları daha sık birlikte uyumaya başladık. O bana evlat olmuştu sanki, ben ona anne. Bütün gelecek planlarımda Nasıf'ta yer almaya başladı. Eğitimini planlanmıştım kafamda. En iyi eğitimi almasını sağlayacak, güzel bir meslek sahibi yapacaktım.
Bir gün tüm öğrencileri evlerine gönderdikten sonra ikimiz lojmana döndük Nasıf'la. Bir süre daha birlikte vakit geçirdikten sonra, annemle evine bırakmaya gittik. Dönüş yolunda annem, bir süredir planladığı belli olan, cümlelerini sıralamaya başladı;
"Kızım, sen bu çocuğa bundan fazlasını veremezsin. Ama onu umutlandırıyorsun, görüyorum ki sende hayaller kuruyorsun. Seni şehirde bekleyen bir nişanlın var, onunla evlenip kendi çocuklarını doğuracaksın. Ayrılık günü geldiğinde bu çocuk, bir daha annesi tarafından terk edilmiş gibi olacak. Hiç kimse ikinci defa böyle bir terk edilişi kaldıramaz. Bu çocuğu seviyorsan, daha fazla kendine alıştırma kızım." dedi ve sustu. Noktası virgülüne hatırlıyorum halen.
Düşündüm epey. Anneme hak vermedim aslında, daha doğrusu onu anlayacak olgunlukta değildim henüz ama annemdi sonuçta, güveniyordum ona.
Biraz daha mesafeli davranmaya başladım Nasıf'a. Sonuçta onun iyiliği içindi. Ne kadar zor oldu bilemezsiniz. Ama onun için daha zor oldu. Terk edilmenin ne demek olduğunu öğrenmişti küçücük yaşında çünkü. Daha çok içine kapandı, daha çok üzüldü. Görüyordum, kahroluyordum ama geçer nasıl olsa, alışır diye avutuyordum kendimi.
O gün, yani benim için ömrümün son günü, hava kararmak üzereydi. Annem Nasıf'ın geldiğini görmüş. Epeydir gelmiyordu, kötü bişey mi oldu acaba diye meraklandım ama annem "Sen görünme" diyerek kapıyı açtı.
"öretmenim var mı, bişey sorcadım" deyişini duydum. Ağlamaklı gibiydi sesi. Ondan duyduğum son sözler oldu bunlar.
Annem, evde olmadığımı söyleyerek geri gönderdi. Dayanamadım, perde gerisinden izledim gidişini. "Kızım, sabret" dedi annem. "Böylesi ikiniz içinde daha iyi. " Okulun bahçesinde yürüyüp uzaklaşırken yükü daha da ağırlaşmış gibiydi. Bu terk edilişi kaldıramayacağını anlamalıydım.
Sonra, tam okulun bahçe duvarından atlayacakken birden arkasını döndü. Hemen saklandım ama görmüştü beni. Duvardan atlayıp koşmaya başladı. O an bütün dünya önüme geçse durduramazdı beni, annem de durduramadı. Koştum. Yakalamak, bağrıma basmak, bir daha hiç bırakmamak istiyordum.
Okulun duvarına vardığımda Nasıf, köylülerin Karamık sapağı dedikleri yerden dönüyordu. Hava iyice kararmıştı artık, koştum peşinden. Karamık sapağını döndüğüm an gördüklerimi anlattığım herkes delirdiğimi düşünüyor. Dedim ya, anlatmayı bıraktım o yüzden. 

Yorum Gönder

0 Yorumlar