George Orwell 'Neden Yazıyorum' adlı eserinde kişiyi yazmaya iten dört dürtü üzerinde durur. Bu dürtülerin ilki 'Katıksız bencillik'tir. Yani kendinden söz ettirme, zeki görünme ve bir şekilde hayatında yer almış aktörler ile hesaplaşma arzusu. İkincisi 'Estetik tutkusu' Güzelin peşinde olma ve bunu paylaşma olarak açıklıyor bunu. Üçüncüsü 'Tarihsel dürtü' Gerçekleri ortaya çıkarma ve gelecek nesillere aktarma olarak açıklamış bunu da. 'Siyasi amaç' olarak adlandırdığı son dürtüyü de dünyayı değiştirme ve daha güzel bir dünya inşa etme arzusu şeklinde açıklıyor.
Orwell, bu dürtülerin herkeste aynı şekilde etkili olmayabileceğini, bazen bazı dürtülerin daha baskın hale gelirken bazılarının daha geride kalkabileceğini de belirtir. Nitekim kendisi için de "İlk üç dürtünün dördüncüye baskın geldiği" şeklinde bir çıkarımda bulunur.
Orwell'ın ortaya koyduğu bu prensipleri kendimde test ettiğimde birinci ve üçüncü dürtüler için eksi, ikinci ve dördüncü dürtüler için de yarım artı verebileceğimi düşünüyorum.
Orwell'ın koyduğu bu prensiplerin geliştirilmeye açık olduğunu kabul edersek, bende, kendi yazı serüvenimi göz önüne aldığımda, bir noktaya kadar Orwell'ın ortaya koyduğu dürtüler ile örtüşsede görece farklılıklar taşıdığını düşündüğüm, beşinci bir dürtü olarak "Beşlik bozma"yı ekleyebilirim sanıyorum.
Beşlik bozmak yani konuşamadıklarını/söyleyemediklerini, kursağında kalanları yazmak. Yazarak konuşmak, dertleşmek, sohbet etmek. Yeni bir dünya inşa etmek veya mevcut dünyayı değiştirmek gibi tumturaklı bir dürtü değil ama bireyin dünyasını değiştiren bir eylemsellik hali olarak tanımlanabilir.
Yazdığımız her cümle bir beşlik bozma çabası aslında. Bu arada geçen yazıda bahsettiğim, Orhan Gencebay nağmeleri ile bizi kendisine bağlayan o çay ocağını, aradan geçen onbeş yıla rağmen, elimle koymuş gibi buldum. Dile kolay, on beş yıl. Neler gelip geçiyor, neler unutulup, ne yeni hatıralar yer ediyor geçen bu zaman diliminde insanın dünyasında ama ruha işleyen yaşanmışlıklar unutulmuyor bir şekilde. İnsan beyni de - youtube gibi- mükemmel bir algoritmaya sahip. Biriktirdiği anıları zamana, mekana ve hassaten insan ruhuna göre oluşturduğu en doğru bir seçkiyle önümüze koyuveriyor ve karşımıza pürüzsüz bir geçmiş serilmiş oluyor böylece. Sonrası malum. Kişi geçmişini, geleceğinde yeniden inşa etmeye başlar. Bu inşada da ,Cemil Meriç'in dediği gibi "Geçmiş geleceğin malzemesi" oluyor.
İnsan hayatında bir dönüm noktası var, biliyorum, o nokta geçildikten sonra kişi geçmişinde yaşamaya başlıyor ve yapıp ettiklerinin yada yapmayı planladıklarının kaynağını hep geçmişi oluşturmaya başlıyor. Daha net bir ifadeyle, geçmişinin, gelecek denilen dönemde kendini yeniden inşa ettiğini fark ediyor.
Fakat işin üzücü yanı, bu fark ediş, durumun düzeltilmesi noktasında kişiye herhangi bir avantaj sağlamıyor. Çünkü bu farkına varma anına geldiğinde kişi, artık baş edemeyeceği kadar bir geçmişe sahip olmuş oluyor. Felsefenin çözümsüz paradoksları misali, fark ediş anı hemen geçmiş halini alıyor ve sonra fark ettiğini fark etme, sonra tekrar fark etme şeklinde sürekli geçmişe mahkum eden bir labirente dönüşüyor.
Yaşamın hangi dönemine denk geldiği belirsiz o dönüm noktası geçildiği an, kişi, gözünü her yumuşunda geleceğin hayalini kurmayı bırakıp geçmişin muhasebesine girişiyor.
Yaşamın anlamını sorgulamaya ve Oruç Aruoba ya girmeyeceğim ama kabaca, yaşamın iki temel dönemden oluştuğunu düşünebiliriz. İlki hayaller kurduğun dönem, ikincisi hesaplaştığın dönem. İlkinde gelecek zamanda yaşayan insan ikincisinde -hiç çıkmamacasına- geçmişe dalar. Ne hazin ki kişi bu sürecin öznesi değil nesnesi konumundadır. Müslüm Gürses'in bir şarkısında dediği gibi;
"Hayalle yaşarken gerçek dünyada
Zamanı içmişiz haberimiz yok
Ömürle yüzyüze geldik aynada
Harcanıp gitmişiz haberimiz yok."
Doğrusal anlamda bu süreç her bireyde bu şekilde ilerler, küçük iniş çıkışların olabileceği öngörülebilirse de süreci tersine çevirebilecek bir şeyin mümkün olmadığını sanıyorum.
Sürecin çözümlenmesine dair Hasan Ali Toptaş'ın bir formülü var aslında, şöyle diyor; "İnsan gençliğini geçmişe uğurlayınca en çok kendi kendisiyle hesaplaşıyor." Belirlediği dönüm noktası gençliğin bittiği dönem. İyi de onu nasıl tespit edeceğiz, herkes için geçerli nesnel bir zaman dilimi var mıdır bunun için, yada bir olay? Burası muğlak. Muhtemelen bu da göreceli bir dönemselleştirme olmaktan öteye geçemiyor.
Bu belirsizliğe bir soru işareti de Amin Maalouf bırakıyor;
"Geçmişin geçmesi için, zamanın geçmiş olması yetmez." Buyrun bakalım, geçmiş geçer mi yada geçecek ise zamanın dışında neyin geçmesi gerekiyor? Aslında Maalouf da geçmişin geçmeyeceğini söylemiş oluyor.
Diğer bir açıdan, geçmişte kalmaya en fazla mahkum olanların, en fazla hayal kurmuş olanlar olduğu düşünülebilir. Bu öngörüden hareketle, umut, kişiyi hayata bağlayan ama aynı zamanda paradoksal bir şekilde, yaşamasını engelleyip, geçmişte debelenmesine neden olan bir lanet olarak nitelenebilir. Neyse ki bunun reçetesini de, "İnsan ne kadar daha az umarsa yaşamında bir o kadar daha rahattır. Şimdi, ben kendimi yaşamdan pek bir şey ummamaya alıştırmaktayım." diyen iranlı yazar Forough Farrokhzad yazmış.

0 Yorumlar