İnsanoğlunun yaratıldığından beri süregelen en gözde hissidir tutku. Öyle ki, insanoğlu duvara çizdiği resimlerde bile tutkularından bahsetmiştir. Tanrılar ya da yaratıcılar insan fıtratına adeta usta bir öğretici duyarlılığıyla işlemişlerdi bu duyguyu. İnsanoğlunun beynine verdikleri iradeye karşın kalbine bu tehlikeli ama aynı zamanda anlam ve karmaşa dolu tutkuyu yerleştirmişlerdi. Bu hissin yerinin kalp olması bile planın dehasını anlamak için yeterli olacaktı. Tutku dolu fıtratla insanı sınava çekmek acımasız gibi görünse de, ilahi boyutta gayet açıklanabilirliği vardı. İnsanı böyle sınamak tanrılar için, her zaman doğru ve hakedilmiş ödüllere sahip olmak için de en güvenilir sonuçları verirdi. Bu sebepledir ki, Tanrıların özenle ele aldığı fıtratımızda mevcut olan en önemli hissimiz, kuşkusuz tutkudur.
Tanrılar bu tehlikeli duyguyu yerleştirdikleri uzvumuzun hasassiyetini gözardı etmemişler ve beynimizdeki irademizle kalbimizdeki tutkumuz arasındaki savaşı baki kılmışlardır. Daha da kötüsü, bu savaşı hak davası haline getirmişlerdir. İrademize kesin bir talimat vermişlerdir. Kalp doğru kararlar için en zayıf halkadır. Kalbin sol yanındaki tutkuya ise en büyük iblis demişlerdir. Bu öğretiyi her dönemde yinelemiş ve insanoğlunun içsel çatışmasını körüklemişlerdi.
İnsan seçme hürriyetine sahip bir irade ve en saf haliyle isteyen, bazen masum, bazen günahkar ama sürekli isteyen; ikilemin arasında, büyük bir çatışmanın ortasında yaşamaya mahkum edilmiş oldu. Bakıldığında ise hak dini olmayan Zeus bile, tutkuyu iblis olarak görmüştür. M.Ö. 3. Yüzyılda ortaya çıkan ve belki de binlerce düşünürü etkisi altına alan Stoa Felsefesi ya da çok uzaklarda yaşamış Konfüçyüs da insana tutkusundan arınmasını öğütlemiştir. Tutkuyu masumiyet çizgisinin çok ötesine atan bu öğretiler insanoğluna yapılmış en büyük haksızlık değil midir? Tutkuyu sıradanlaştıran insanoğlu aynı zamanda öğretilerle tutkudan bir o kadar da korkarak uzaklaşmıştır. Sonrasında tutkuyu masumlaştırmaya çalışan akımlar ise, tutkuyu sadece insan yaşamını kolaylaştıran alanlarda masumlaştırmayı tercih etmişlerdir.
Öte yandan tutkunun sözcük anlamına baktığımızda ölçüyü aşan güçlü istek durumu diye filolojik bir açıklama görürüz. Bu açıklamaya ya da bu sözcüğün içimizdeki yansımasına hangi açıdan bakarsak bakalım aslında tutku, yasaklayanların bile varlığını bize açıklayan bir duygu durumudur. Nasıl mı? İstenç duymak değil mi tutku? Hem de karşı konulamaz bir istenç.... Görmediğimiz, varlığını somut bir gerçeklikle hissetmediğimiz bir yaratıcıya inanmamız, onun için savaşmamız, onun için ibadet etmemiz, onun için yaşamamız ve hatta bir an evvel ona kavuşmak için ölüm isteği duymamız da bir tutku değil midir? Dememiş miydi stoacılar: "ölüm korku değil kurtuluş “diye, hatta zulme boyun eğmektense onuruyla ölüp Zeus’a kavuşmayı dileyen de onlar değil miydi? Tanrılarına ve büyük ödüllerine kavuşmak için o kadar büyük istenç duyuyorlardı ki, ölümü dahi göze alacaklardı. Bu tutku değil miydi? Bir çoğu karşı koyamadı bu istençlerine, yaratanlarına kavuşmak için o kadar sabırsızlandılar ki, kendilerini bazen namlunun ucuna atan ilk onlar oldu. Tutkunun masumiyetini ya da günahkarlığını anlatmaya daha kapsamlı bir açıklama gerekir mi? Tartışmaya bile açmadan fıtratımızın en kıymetli duygusunu bu kadar acımasızca afaroz etmek haksızlık gibi görünüyor olsa gerek. Bu yüzden tutku masumdur. Hem de en masumudur. Onu suçlayan ya da suçlu kılanlar bizleriz. Aslında suçlu kılmamız ve hor görmemiz de ödül beklentimizden kaynaklanmaktadır.
Tutkunun tehlikeli olduğunu ve masum olmadığını iddia eden tanrılar ve bunu kabul buyuran insanlar, acaba mal, mülk, kariyer gibi bütün yaşamsal beklentilerimizde tutkunun izinin farkında değiller mi? Vazgeçilmesi mümkün olmayan en değerli ve en kıymetli bu hissiyatın aşağılanması tahammül edilemezdir. Tutkuyla sevmeliyiz, tutkuyla bağlanmalıyız işimize, inancımıza ya da aşkımıza... Günahkar olmaktan korkmadan masumca duygularla bağlandığımız ve medet umduğumuz tutku bizi yanıltsa bile asla pişman etmeyecektir. Çünkü her fani büyük istençlerine karşı pişmanlığı kullanamayacak kadar acizdir. Pişmanlık acziyetten daha acınasıdır. Bunu bilen insanoğlu tutkuya daha sıkı sarılmalıdır. İstemelidir, umut etmelidir sorgusuzca, sualsizce beklentilerini masumlaştırmalıdır ama vazgeçilmeyecek kadar da değerli kılmalıdır insan. Ayrıca tutkuyu maddi beklentiler yerine en layığı olan duygusal beklentilerimiz için hazırlamamız belki de en doğru olanıdır.
Erkan KAFA


1 Yorumlar
YanıtlaSilErkan Hocam öncelikle kaleminize sağlık. Yazınızı şekil, yapı ve kurgu açısından gayet başarılı bulduğumu belirteyim. Savunduğunuz fikre dayanak teşkil edecek argümanlar doğru ve yerinde kullanılmış. Nihayetinde güzel bir kompozisyon çıkmış ortaya.
Bir düşünce yazısının ilk baktığım yanı, ikna edicilik düzeyidir. Fikre katılsam da katılmasam da okuyucuyu ikna etme katsayısını önemserim. Yazınız bu açıdan takdir edilmeyi hak ediyor bence. Savunduğu fikri temellendirmesi, örneklendirmesi iyi.
Ancak yazıda savunduğunuz fikre katılmadığım yada açıklamaya muhtaç bulduğum temel bir nokta var.
Etimolojik açıdan - tdk yı baz alırsak- ölçüyü, haddi, normları, yargıları aşan derecede istenç hali olarak tanımlanan "tutku"yu hiçbir veri veya argüman ile olumlandıramayız, meşrulaştıramayız, masumlaştıramayız, istenir bir şey gibi yansıtamayız diye düşünüyorum.
Ölçüyü, haddi aşmayı masum birşey olarak kabul etmek, sonu öngörülemez ve yıkıcı davranışlara kapı aralayan bir süreç başlatır.
"Haddi aşan herşey, zıddına döner" diyor Abdülhakim Arvasi. Gerçekten de aşırı milliyetçiliğin faşizme, aşırı dindarlığı kafa kesmeye varan bir yobazlığa, aşırı sevdanın sevdiğini öldürmeye varan bir psikopatlığa...vs dönüştüğüne sayısız defa şahit olmuştur insanoğlu.
Sırf bu ihtimal bile tutkuyu en masum ifadeyle "şüpheli" duruma düşürür bence.
Diğer taraftan Eric Hoffer "Tutkular, genellikle, içimizdeki kusurlu, sakat, eksik ve güvenilmez şeylerde kök salarlar. Tutkulu tavırlar, dışardan yöneltilmiş bir etkiye tepki olmaktan çok, içsel bir tatminsizliğin tezahürüdürler" şeklinde tanımlamasıyla, tutkuyu, başarısız bir kişiliğin yerine ikame edilen, benliğimize dair hedef saptırıcı bir tavır olarak belirtir. İddialı gibi görünse de mantıklı geliyor bana.