Yalan dünyalık tüm
meşgaleyi sağ yanda bırakarak, sol yanına
döndü Nasıf. Babasının kazağını sinesine bastırırken bir taraftan da dizlerini
karnına çekti, çenesini dizlerine gömdü, tortop oldu. Ufaldı, enikonu ufaldı.
Umudu kadar ufaldı misal, huzuru kadar ufaldı. Tortop yattı öylece sol yanı
üstüne.
Acıyordu sol yanı,
aslında sol yanında ne olduğunu bile bilmiyordu henüz.
Ama tam da orasının acıdığını biliyordu. İnsanın sol yanı acırsa baştan ayağa her hücresinin acıdığını biz bilirdik elbet ve
günün birinde herkes örenirdi muhakkak, Nasıf o an öğrendi işte.
Ninesi, muhtar
içeri girince yüzünü kapatmak için kullandığı yazmasının açıldığını fark
etmeden ya da umursamadan, elin adamından ağladığını da saklamadan Nasıf’a
bakıyordu yaşlı gözlerle. Elinden bir şey gelmemesine kahretti. Bu kadar
çaresiz kaldığı bir an olmamıştı. Oysa hayatı çileyle geçmişti. Küçük yaşta
zorla evlendirilmiş, o günden sonra ne anasını ne babasını görebilmişti. Sadece
bir defa erkek kardeşi evlerine gelmiş ama onu da Nasıf’ın dedesi tüfekle
kovalayınca bir daha ailesinin lafı açılmamıştı evde. Kocasının ölüsünü dağdan
getirdikleri gün aklına gelen ilk şey cenazeyi öylece bırakıp anasının
babasının yanına, belki de mezarlarına, koşmaktı ama bunu yapacak gücü bulamadı
kendinde. Yıllar insandan neleri neleri alıp götürüyordu işte. Her şeye rağmen
bu günkü kadar çaresiz ve yalnız kaldığını hatırlamıyordu.
Nasıf’ öylece
bırakarak çaresiz, evden çıktı muhtar. Çıktı amma gözündeki yaşı saklayacak
mecali de kalmamıştı. “Ulan koskoca adamsın be muhtar, yıllardır korkundan bir
aday bile çıkamadı karşına şu köyde. O kadar
koskocasın işte. Şimdi durmuş çocuk gibi ağlıyorsun.” demedi kimse. Kimsenin yüzüne bakamadı, kimsede onun yüzüne.
Ne biz de soru soracak takat kalmıştı ne de onda cevap verecek.
Sadece Nasıf'ın
hıçkırıkları duyuluyordu içerden. Nasıl duyulmasın, meydandaki herkes bir
ibadet sessizliğine bürünmüştü.
Veremli dul Kezban
sızısını unutmuş, Dursun ebe acısını unutmuş, oyacı Fatma yazgısını unutmuş Nasıf'ı dinliyordu. Acı yarıştırılacak gün olmadığını biliyordu hepsi ki yarıştırılsa gede Nasıf'ın acısının galebe çalacağını da biliyorlardı.
Nasıf'ı o halde
bırakıp gidemediğimiz için sabaha kadar kimse ayrılmadı
meydandan. Köy meydanı, mahşer meydanı sanki. Nasıf İsrafil olmuş hıçkırıkları sûr. Yeniden dirilmeyi bekleyen
tüm ruhlar, ilahi çağrıyı duymuşçasına meydanı doldurmuştu.
Lakin gün doğunca herkes dağıldı, kaçarcasına. Gece karanlığında hüzün saklanabiliyor, gözyaşı saklanabiliyor, utanç saklanabiliyordu,
hatta günah bile saklanabiliyordu da günün aydınlığı bütün sırları ifşa ediyordu. Günün
aydınlığından korkan herkes eve kapandı, sokak kapıları sürgülendi, nefes dahi
almadan gözlemeye başladık perdenin arkasından.
Az sonra gede Nasıf
çıktı kapıdan. Daha mı ufalmış, daha mı gedelmişti ne? “Artık ne diye sesleneceğiz ona” gibi kaçamak sorular ürettik
zihnimizden ve sırf ve bu nedenle ebediyen, zor zamanda doğru soruyu soramamanın laneti miras kaldı insanoğluna.
Nasıf toprağa basmaya korkar bir hal ile, vardı, musalla taşına oturdu. Eskiden keskin keskin bakardı etrafına, şimdi ürkek bakışlarını saklıyordu. Kolu,
kanadı, dalı, kökü kırılmıştı besbelli.
Hani birşeyin eksikliğini hissediverirsin bir an gelirde. Öyle böyle
değil ama hayati bişeydir. Hayatidir ama eksiktir
hayatında. Sonra anlarsın, o eksik olduğu için hiçbişey tam değildir aslında. Herşeyin ters gitmesi ondandır, onun yokluğundandır. O var olsa her şey tamamlanacaktır. Bilirsin ama eksiktir işte. Anlarsın. Nasıf da
anladı.
Neden sonra kalktı
gitti, sırf bir şeyle uğraşıyor olmak için, bilmem kaçıncı defa yıkamakta olduğu hamur teknesinin başındaki ninesinin karşısına dikildi.
"Benim anam
nerde nine?"
Şimdiye kadar hep "Senin anan meleklere
karıştı, bir gün geri dönecek." diye oyalamıştı ninesi. Lakin bu defa karşısında, gerçeği öğrenmek isteyen bir Nasıf görünce,
"Yavrıım"
dedi. "Senin ananı yaradan aldı bizden, mezarlıkta yatıyor anan."
Büyümüş, koca adam
olmuştu Nasıf. Büyümek, geçen zamanla ya da gelişen bedenle ilgili değilmiş. Hayat bazen insanı, bir gecede bile koca adam
yapıverirmiş, anladık.
Nasıf önde ninesi
ardında mezarlık yolunu adımlamaya başladılar. Birkaç adım sonra
koptu gitti sanki bu dünyadan, adımlamıyordu da kanat çırpıyordu sanki. O an iki
meleğin Nasıf'ın kollarına girip götürdüğüne emindim ama birşey göremedim.
Ninesi epey geride
kalmıştı tabi. Bir elinde ihmal edilmişlikler, görmezden gelinmişlikler, bencillikler, kenara
itilmişlikler, ertelenmişlikler ve türevlerinin ağırlığı, diğer elinde bu türevlerin
getirdiği fiziki tükenmişliği taşımasına destek olan bastonu. Ninesi bunlarla
mücadele ededursun, beklemedi Nasıf, girdi mezarlık kapısından. Vardı anasının
mezarının başucuna oturdu. Neden sonra gelen ninesi,
torununun daha önce hiç görmediği mezarı eliyle koymuş gibi bulmuş olmasına şaşırsa da usulca vardı, biraz gerisine oturdu. Bir ayağını altına aldı. Öbürünü, dayanmak için dizinden büktü. Başını dizine dayarken ellerini de kavuşturdu. Yok olunabilse, şuan yok olmak isteyeceği o kadar belliydi ki. Çıkıp
gitmek, ya da görünmemek değil, yok olmak, hiç olmak.
Yalvarır gibi,
inler gibi konuştu Nasıf;
"Beni neden
kodun gittin ana?"
Gözlerinden yaş değil kan damlıyordu. Ağlamıyor, kanıyordu gözleri. Hiç kimse terk edilmişliği, yalnızlığı, çaresizliği ondan daha iyi anlayamazdı şuan.
"Beni neden
kodun gittin ana?"
Gözleri kanarken,
elleri anasının toprağını avuçluyor, küçücük
parmaklarıyla yumruk yaptığı avuçlarında sımsıkı
tutuyordu anasının toprağını. Anasını.
"Beni neden
kodun gittin ana?"
Kollarını açıp
sarıldı sonra mezara, anasının mezarına, anasına. Şu dünyada bir mezara "Ana" diye sarılan tüm gedelerin acısı
damarlarında dolaşıyordu. Madem anası kalkamıyordu mezardan, onu
da alıverseydi yanına. Tüm gedeleri yanlarında götürebilseydi analar ya da
kalmasaydı kimse gede. Ne suçu, ne günahı vardı ki onların?

0 Yorumlar