Modern insanın, sonu yokmuş gibi yaşadığı ve sımsıkı
sarıldığı dünya hayatını “Sürgün” yeri olarak görmek bizim havsalamızın
alabileceğinin çok ötesinde bir ruh hali. Asıl zor olan ise bunu, bugün
söyleyebilmek. Yoksa bunun bir level üstünü Yunus Emre;
“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni” diyerek, bırakın bu dünyayı cenneti
bile elinin tersiyle itmek suretiyle söylemişti. Bu iki level arasında yaklaşık
bir yedi yüz sene olduğunu ve bu iki örneğin insanlığın genelini temsil ediyor
olamayacağını da unutmamak lazım. Zira günümüz seküler dünyasında bu anlayışın,
belki de, binde birini bile taşıyan bir insana denk gelme olasılığımız epey
düşük.
Yedi yüz yılda insanoğlunun geçirdiği bu evrimsel sürecin
bir terakki (ilerleme) mi, bir tedenni (gerileme-bozulma) mi olduğu meselesi,
şimdilik, çözümlenebilir bir mesele gibi görünmüyor. Sezai Karakoç için değil
belki ama benim için öyle. Bu sürecin bir felakete mi yoksa bir kurtuluşa mı çıkacağı
tartışması, muhtemelen, o son ile yüzleşene kadar bir neticeye varamayacak.
Bu tartışmayı bir kenara bırakalım ama Yunus Emre ile biraz
daha işimiz var. Onunla ilgili birkaç cümle daha kurmamız kaçınılmaz. Çünkü
Sezai Karakoç üzerine yaptığım okumalarda, ittifakla, onun Mevlana, Yunus Emre,
Mehmet Akif, Necip Fazıl şeklinde süregelen bir silsilenin günümüzdeki
halkasını temsil ettiği belirtiliyor. Sanatına etkisinin tahlili akademik bir
mesele ama karakter ve duruşuna etkisini gözlemlemek daha kolay. Yunus Emre’nin
dünyevi olanı elinin tersiyle itişi Sezai Karakoç’ta da kendini gösterir. O da
hayatı boyunca, ön planda olmak, alkışlanmak gibi bir beklenti içerisinde olmamıştır.
Bunun için, belki de çağdaşlarından daha fazla imkân ve fırsata da sahip
olmuştur. Layık görüldüğü ödüller bunun açık bir kanıtıdır. Kendisine verilecek
hiçbir ödülü almaya gitmemiştir o. Oysa ne kadar insan onun yerinde olup
onlarca kameranın önünde, yüzlerce insanın alkışları arasında, hakkında
söylenecek övgü dolu sözler eşliğinde o ödülü almak için can atmaktadır.
Bir insanın söylemi ile eylemi arasında bu denli tutarlılık,
günümüz dünyasında, sık rastlanır bir durum değil. Karakoç’u emsallerinden
ayıran, düşmanının bile saygısını kazandıran en özel yanı, bu tutarlı tavrı
olsa gerek. İnancı, görüşü ne olursa olsun “tutarlı” insanlara ne çok
ihtiyacımız var aslında.
O, hayatını bir ideal uğruna yaşadı. Bu çok açık.
“Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun
insanlar için bir Nuh’un gemisi vardır” derken, muhtemelen, kendisini kast
etmiyordu ama bu günden geriye dönüp bakınca, bu misyona uygun bir yaşam
sürdüğünü görmek mümkün.
Çağımızda bir medeniyet krizi yaşandığını ve bu nedenle bir
medeniyet tasavvurunun inşasının kaçınılmaz olduğunu belirtir. Ortaya koyduğu
eserler ile insanlığın kurtuluşu için çare olarak gördüğü İslam medeniyetinin
yeniden tesisi/restorasyonu için bir fikir işçisi olarak çalışmıştır.
Bu noktada bir “Yeni” beklentisinin olduğunu kabul etmekle
birlikte, ona göre, aslında yeni olmak yeniyi inşa etmek eskinin sırrına vakıf
olmaktan geçer. Birde şairin, eskinin sırrını bulmak ve zamanın ruhuna uydurmak
gibi bir misyonu olduğunu belirtir.
O, yığınların harekete geçmesi için mutlaka bir öncünün
ayağa kalkması gerektiği bilincindedir ve öncü olmaktan da asla geri
durmamıştır. Bunu, onun “Diriliş” mottosunda görmek mümkündür. Mehmet Akif’in
“Asım’ın Nesli”, Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”su ne ise Sezai Karakoç’un
“Diriliş”i odur. İlmek ilmek ördüğü Diriliş fikri ve mirası olan Diriliş nesli
ihtilal meşalesini taşıyacaktır.
“Kendimin bir diriliş eri olduğuna inanıyorum” cümlesi ile
başladığı Diriliş Neslinin Amentüsü’nde bir diriliş neslinin/cephesinin
olduğunu ve kendisinin de bu cephede savaşmakta olduğunu belirtir. Bu fikrin
toplum sathındaki karşılığını test etmek için belki de, siyasete de girer ve
bir parti kurarak genel başkanlığını yürütür.
Medeniyet bahsini transit geçmek haksızlık olur. Onun
medeniyet anlayışı ve eleştirisi anlamlı bir derinliğe sahiptir. Tanım
noktasında bizi şaşırtmaz Karakoç, ondan bekleneceği üzere, Batı medeniyetinin
üstün medeniyet olarak empozesine temelden karşıdır. Batı medeniyetine ait
değerlerin domine ettiği insanlığın bir felakete sürüklendiği görüşündedir.
Batı medeniyetinin kültürel bir işgal silahı olarak kullandığı küreselleşme
sürecinin, yerel kültürleri yok etmesini ve özünden koparılmış insanlığın Batı
medeniyetine doğru sürüklenmesini bir “yabancılaşma” olarak tanımlar.
Bu tespitler, şüphesiz, daha önceden de yapılmıştır lakin o,
yine bir adım öne geçerek, bu yabancılaşma sürecini durdurup tersine çevirecek
bir fikrin/neslin inşasına başlamıştır. “Diriliş” olarak tanımladığı bu
fikir/hareket/nesil mevcut yozlaşmanın önüne geçecek ve küllerinden doğacak
İslam medeniyetinin bayraktarı olacaktır.
(-En başta yazmam gerekirdi ama- Amacım asla bir Sezai
Karakoç güzellemesi yapmak değil. “Yaşarken tuz katmazlar aşına /Methiyeler
düzerler mezar taşına” konumuna düşmek istemem. Ayrıca güzelleme veya yergi
yapabilecek kadar anladığımı da sanmıyorum Sezai Karakoç’u. Biraz yorumlamaya
ve ona dair sohbet etmeye çalışıyorum yalnızca.
Onu anlama çabasına girmemin ve sonuç olarak bu yazı
dizisini hazırlamamın iki temel saiki var. İki şiir. Şiirden öte iki şey. Onlar
da ilerleyen yazılara kalsın…)
.jpeg)

0 Yorumlar