Ticker

6/recent/ticker-posts

Musalla Taşında Bir Sürgün -2-

 

Modern insanın, sonu yokmuş gibi yaşadığı ve sımsıkı sarıldığı dünya hayatını “Sürgün” yeri olarak görmek bizim havsalamızın alabileceğinin çok ötesinde bir ruh hali. Asıl zor olan ise bunu, bugün söyleyebilmek. Yoksa bunun bir level üstünü Yunus Emre;

“Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver onları

Bana seni gerek seni” diyerek, bırakın bu dünyayı cenneti bile elinin tersiyle itmek suretiyle söylemişti. Bu iki level arasında yaklaşık bir yedi yüz sene olduğunu ve bu iki örneğin insanlığın genelini temsil ediyor olamayacağını da unutmamak lazım. Zira günümüz seküler dünyasında bu anlayışın, belki de, binde birini bile taşıyan bir insana denk gelme olasılığımız epey düşük.

Yedi yüz yılda insanoğlunun geçirdiği bu evrimsel sürecin bir terakki (ilerleme) mi, bir tedenni (gerileme-bozulma) mi olduğu meselesi, şimdilik, çözümlenebilir bir mesele gibi görünmüyor. Sezai Karakoç için değil belki ama benim için öyle. Bu sürecin bir felakete mi yoksa bir kurtuluşa mı çıkacağı tartışması, muhtemelen, o son ile yüzleşene kadar bir neticeye varamayacak.

Bu tartışmayı bir kenara bırakalım ama Yunus Emre ile biraz daha işimiz var. Onunla ilgili birkaç cümle daha kurmamız kaçınılmaz. Çünkü Sezai Karakoç üzerine yaptığım okumalarda, ittifakla, onun Mevlana, Yunus Emre, Mehmet Akif, Necip Fazıl şeklinde süregelen bir silsilenin günümüzdeki halkasını temsil ettiği belirtiliyor. Sanatına etkisinin tahlili akademik bir mesele ama karakter ve duruşuna etkisini gözlemlemek daha kolay. Yunus Emre’nin dünyevi olanı elinin tersiyle itişi Sezai Karakoç’ta da kendini gösterir. O da hayatı boyunca, ön planda olmak, alkışlanmak gibi bir beklenti içerisinde olmamıştır. Bunun için, belki de çağdaşlarından daha fazla imkân ve fırsata da sahip olmuştur. Layık görüldüğü ödüller bunun açık bir kanıtıdır. Kendisine verilecek hiçbir ödülü almaya gitmemiştir o. Oysa ne kadar insan onun yerinde olup onlarca kameranın önünde, yüzlerce insanın alkışları arasında, hakkında söylenecek övgü dolu sözler eşliğinde o ödülü almak için can atmaktadır.

Bir insanın söylemi ile eylemi arasında bu denli tutarlılık, günümüz dünyasında, sık rastlanır bir durum değil. Karakoç’u emsallerinden ayıran, düşmanının bile saygısını kazandıran en özel yanı, bu tutarlı tavrı olsa gerek. İnancı, görüşü ne olursa olsun “tutarlı” insanlara ne çok ihtiyacımız var aslında.

O, hayatını bir ideal uğruna yaşadı. Bu çok açık.



“Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun insanlar için bir Nuh’un gemisi vardır” derken, muhtemelen, kendisini kast etmiyordu ama bu günden geriye dönüp bakınca, bu misyona uygun bir yaşam sürdüğünü görmek mümkün.

Çağımızda bir medeniyet krizi yaşandığını ve bu nedenle bir medeniyet tasavvurunun inşasının kaçınılmaz olduğunu belirtir. Ortaya koyduğu eserler ile insanlığın kurtuluşu için çare olarak gördüğü İslam medeniyetinin yeniden tesisi/restorasyonu için bir fikir işçisi olarak çalışmıştır.

Bu noktada bir “Yeni” beklentisinin olduğunu kabul etmekle birlikte, ona göre, aslında yeni olmak yeniyi inşa etmek eskinin sırrına vakıf olmaktan geçer. Birde şairin, eskinin sırrını bulmak ve zamanın ruhuna uydurmak gibi bir misyonu olduğunu belirtir.

O, yığınların harekete geçmesi için mutlaka bir öncünün ayağa kalkması gerektiği bilincindedir ve öncü olmaktan da asla geri durmamıştır. Bunu, onun “Diriliş” mottosunda görmek mümkündür. Mehmet Akif’in “Asım’ın Nesli”, Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”su ne ise Sezai Karakoç’un “Diriliş”i odur. İlmek ilmek ördüğü Diriliş fikri ve mirası olan Diriliş nesli ihtilal meşalesini taşıyacaktır.



“Kendimin bir diriliş eri olduğuna inanıyorum” cümlesi ile başladığı Diriliş Neslinin Amentüsü’nde bir diriliş neslinin/cephesinin olduğunu ve kendisinin de bu cephede savaşmakta olduğunu belirtir. Bu fikrin toplum sathındaki karşılığını test etmek için belki de, siyasete de girer ve bir parti kurarak genel başkanlığını yürütür.

Medeniyet bahsini transit geçmek haksızlık olur. Onun medeniyet anlayışı ve eleştirisi anlamlı bir derinliğe sahiptir. Tanım noktasında bizi şaşırtmaz Karakoç, ondan bekleneceği üzere, Batı medeniyetinin üstün medeniyet olarak empozesine temelden karşıdır. Batı medeniyetine ait değerlerin domine ettiği insanlığın bir felakete sürüklendiği görüşündedir. Batı medeniyetinin kültürel bir işgal silahı olarak kullandığı küreselleşme sürecinin, yerel kültürleri yok etmesini ve özünden koparılmış insanlığın Batı medeniyetine doğru sürüklenmesini bir “yabancılaşma” olarak tanımlar.

Bu tespitler, şüphesiz, daha önceden de yapılmıştır lakin o, yine bir adım öne geçerek, bu yabancılaşma sürecini durdurup tersine çevirecek bir fikrin/neslin inşasına başlamıştır. “Diriliş” olarak tanımladığı bu fikir/hareket/nesil mevcut yozlaşmanın önüne geçecek ve küllerinden doğacak İslam medeniyetinin bayraktarı olacaktır. 

(-En başta yazmam gerekirdi ama- Amacım asla bir Sezai Karakoç güzellemesi yapmak değil. “Yaşarken tuz katmazlar aşına /Methiyeler düzerler mezar taşına” konumuna düşmek istemem. Ayrıca güzelleme veya yergi yapabilecek kadar anladığımı da sanmıyorum Sezai Karakoç’u. Biraz yorumlamaya ve ona dair sohbet etmeye çalışıyorum yalnızca.

Onu anlama çabasına girmemin ve sonuç olarak bu yazı dizisini hazırlamamın iki temel saiki var. İki şiir. Şiirden öte iki şey. Onlar da ilerleyen yazılara kalsın…)

Yorum Gönder

0 Yorumlar