MONNA ROSA YADA MUSALLA TAIŞNDA BİR SÜRGÜN -3-
Sezai Karakoç’un yaşamına, düşünce dünyasına ve dolayısıyla sanatına yön veren birkaç olay ve olgu var; doğduğu ve yaşadığı çevre, ülkenin geçirdiği siyasi ve sosyal dönüşüm, erken yaşta abisini kaybetmesi ve annesinin ölümü. Annesinin ölümü üzerine “Yoktur Gölgesi Türkiye’de” şiirini yazmıştır;
“İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye'de
Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu
Gözlerine baksanız erirsiniz kar gibi
Elinizi sallasanız rüzgârından sallanır
Bir geyik olur sizi arar melul ve bakir
Görür gibi uyur konuşur gibi susar güler ağlar gibi”
Çocukluğu ve öğrenim hayatının ilk yılları Diyarbakır, Maraş ve Antep’te geçer. Daha sonra üniversite eğitimi için, “Mutsuzluğun Şantiyesi” olarak nitelediği Ankara’ya gelir. Niyeti felsefe yada ilahiyat okumaktır. Fıtratına da uygun bir yönelimdir bu ama istediği bölümlerde burs olmaması nedeniyle Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydolur.
Üniversite dönemi sanat hayatında önemli bir yer işgal eder ve biyografisi için zengin bir malzeme sunar. Cemal Süreya ile sınıf arkadaşıdır örneğin. Şiirde birbirlerini etkilemişlerdir. Ama daha sonra araları açılmış ve uzun yıllar görüşmemişlerdir. Hem dünya görüşü hem sanat anlayışı olarak birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Yıllar sonra Karakoç, Süreya’ya yazdığı mektubunda;
“Cebeci’den geçen tren yolunun üstünden, kelimelere şahsi estetiklerini yükleyerek geçen, Ankara’nın hür hayalli çocukları bizlere ne oldu?” şeklinde özlem ve sitemini belirtir. Belki biraz da özeleştiri.
Daha yolun başı olmasına karşın, üniversite yılları Sezai Karakoç külliyatı ve mirası açısından çok kıymetlidir. Bir bakıma Sezai Karakoç isminin de önüne geçmiş olan ve benim Sezai Karakoç yolculuğuma vesile iki şiirden biri olan, Monna Rosa bu dönemin eseridir. (Mona Roza şeklindeki telaffuzu yaygın olsa da Karakoç kendisi Monna Rosa’yı tercih etmiştir.) Bu şiir Sezai Karakoç’tan daha bilinir bir hal almıştır zamanla. Şairinin de bu şiirle olan macerası ilginçtir. Şiirin ismiyle ilgili sorulan bir soruya;
“O dönemde şiirlere yabancı isim verme geleneği vardı. Birde bu serbestiler (Çağdaşı şairleri kast ediyor) ‘Gül’ ile dalga geçince bende ‘Monna Rosa’ koydum şiirin adını. ‘Tek gül’ anlamında bir şey” şeklinde cevap verir.
İnanmakta güçlük çekiyor insan ama henüz 19 yaşındadır Monna Rosa’yı yazdığında. Hangi hayat tecrübesi, hangi sanatsal birikim bu mısraların yazılmasını sağlamış ve ne zaman bu üslup kalitesine ulaşmıştır şair, akıl alır şey değil. Şiirin edebi kalitesi, ruha tesiri ve bu şiir etrafında oluşan ve anlatılagelen efsaneler her dönem popüler kalmasını sağlamıştır.
Monna Rosa şiirine az da olsa ilgisi olan herkes bu şiir etrafında şekillenen rivayetlerden haberdardır. Onlar açısından, bu rivayetleri tekrar zikredecek olmak sıkıcı olacak olsa da bu rivayetlere değinmeden yazılacak bir Monna Rosa yazısının eksik olacağını itiraf etmem gerekiyor. O nedenle mümkün olduğunca kısaca bahsetmeye çalışacağım.
(En baştan şunu belirtmekte fayda var; bahse konu hanımefendinin ismini zikretmenin bir saygısızlık ya da kişi hakkı ihlali olup olmayacağını çok düşündüm ama konu o kadar topluma mal olmuş ve dilden dile dolaşmıştır ki ve hatta kendisi de bu konu üzerine basına demeç verdiği için açıkça ifade etmekte bir sakınca olmayacağı kanaatine vardım.)
Monna Rosa, sırrı onlarca yıl sonra çözülebilmiş bir akrostiştir. Kendi içinde farklı bir algoritmaya sahip olan şiirin, her kıtasının baş harfi ile oluşturulmuş “Muazzez Akkaya” ismine ulaşılır. Hatta “Monna Rosa siyah güller ak güller” diye başlayan ilk kıta en sonda yeniden tekrar edilerek “Muazzez Akkayam” şeklinde daha sahiplenici bir mesaja dönüşür. Bahse konu olan Muazzez Akkaya Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Sezai Karakoç’un sınıf arkadaşıdır. Sezai Karakoç’un Muazzez Hanıma duygusal bir yakınlık hissettiği muhakkak olmakla birlikte bu noktadan itibaren bir takım rivayetler devreye giriyor. Sezai Karakoç’un gizlice Muazzez Hanımın cebine şiirler bıraktığı, Muazzez Hanımın yaşadığı Geyve’deki evinin karşısında bahçıvanlık yapıp sevdiğini gözlediği, aşkına karşılık bulamamasının ardından yazdığı Monna Rosa şiirini bir okul gecesinde sevdiğinin gözünün içine bakarak okuduğu ve bunun üzerine Muazzez Hanımın sahneye gelerek “Kabul ediyorum” dediği ama bu defa da Karakoç’un “Artık senin aşkın benim aşkıma yetemez” diyerek geri çevirdiği, bunun üzerine Muazzez Hanımın intihar ettiği şeklindeki rivayetler dilden dile yayılagelmiştir. Bir diğer rivayete göre de Sezai Karakoç ve Cemal Süreya bu aşk üzerine bir iddiaya girer ve bahsi kaybeden Cemal Bey, Süreyya olan soy isminden bir “y” harfi sildirmek zorunda kalır.
Sezai Karakoç’un Monna Rosa şiiri ve bu şiir üzerine kurgulanan efsanelere dair konuşmamayı tercih etmesi ve hiç evlenmemesi de bu rivayetlere bir albeni, bir gizem katmıştır.
Monna Rosa sırrının ortaya çıkabilmesi için onlarca yıl beklemek zorunda kalmıştır. Muhtemelen Sezai Bey de bu sırrı açıklayarak Muazzez Hanıma zarar vermek, o saf aşkına ihanet etmek istemez. Çünkü üretilen efsanelerin aksine Muazzez Hanım intihar etmemiştir. Amerika’da yaşamaktadır ve evlidir.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekiyor, Sezai Beyin Muazzez Hanıma yazdığı ilk şiir değildir Monna Rosa. Zira iyi bir masa tenisi oyuncusu olan Muazzez Hanım için “Ping Pong Masası” şiirini yazmıştır daha önce. Muhtemelen onu masa tenisi oynarken izlediği bir an;
“Beyaz iplik sert iplik ve tak tak
Yuvarlak top küçük top ve tak tak
Ping-pong masası varla yok arası
Ben ellerim kesik varla yok arası” dizeleri dökülmüştür kaleminden.
Sezai Karakoç 1950 lerde yazdığı Monna Rosa şiirine 1998 e kadar kitaplarında yer vermemiştir. Şiir fotokopi yoluyla elden ele dolaşmış, gönüllerde yer etmiştir. Şiirin artık kendi şiiri olmaktan çıkma tehlikesini hissettiğinde yayınlamaya karar vermiştir ama yayınlarken üzerinde ufak değişiklikler yapmıştır. Örneğin Geyve yerine Gülce ifadesini kullanmıştır. Çok da aşikâr etmek istememişti bir şeyleri belki de.
Şiirin yazılış gayesine dair söylemi biraz hayal kırıklığı yaratsa da anlayışla karşılanmayı hak etmektedir sanıyorum. Karakoç Monna Rosa'yı,
Son dönemde gözden düşmüş olan, Divan Edebiyatının gözdesi “Gül” kavramını yeniden diriltme gayesiyle yazdığını belirtir. Ayrıca bu şiirin bir modern dönem “Leyla İle Mecnun” denemesi olduğunu ifade eder. Sevgililerin birleşememesi, ilk aşamada beşeri olan aşkın sonra ilahi aşka dönüşmesi gibi unsurlar karşımıza bir Leyla İle Mecnun anlatısı çıkarmıştır.
Mecnun’un Leyla’nın peşinde çöllere düşüp cefa çekmesi ve en sonunda bu dünyayla tamamen bağlantısını kesip başka bir boyuta geçmesine benzer bir örgü Monna Rosa’da da karşımıza çıkar. Şiirde beşeri bir aşkın izi olarak;
“Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,
Bende çıkar güneş aydınlığına.
Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.
Seni hatırlatır her zaman bana.
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.”
şeklindeki mısralar bir süre sonra sevginin sevgiliden de sıyrılıp başka bir boyuta geçtiği, başka bir hal aldığı, bakılan her yerde sevgilinin görüldüğü merhaleye ulaşır ve;
“Ki ben Mona Rosa bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni.
O masum bakışların su kenarında.
Ki ben Mona Rosa bulurum seni.”
mısralarını okumaya başlarız. Leyla’nın Mecnun’u çölde bulduğu ama Mecnun’un “Leyle benim içimdedir, sen kimsin?” diyerek onu tanımadığı ve geri çevirdiği aşamadır bu.
Aşkı, umudu, çelişkileri, hayal kırıklığını bünyesinde barındıran Monna Rosa “İmkânsız aşk”ın ete kemiğe bürünmüş hali olarak Türk şiirinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ve bunun henüz yirmili yaşlara gelmeden, duyguların en hoyratça yaşandığı bir dönemde bu kadar olgun ve ayakları yere sağlam basar bir şekilde yapılmış olması da gözden kaçırılmaması gereken bir durumdur. Ayrıca yalnızca entelijansiya da değil halk tabanında da karşılık bularak nerede imkânsız bir aşk filizlense dudaklarda bir mırıltı halini almış ve melankolik âşıkların sığındığı bir liman haline gelmiştir. Belki de böylece bir sanat eserinin erişebileceği en üst mertebeye ulaşmıştır da denilebilir.
Bildiğiniz üzere Sezai Karakoç geçen yıl “En Sevgili”ye ulaştı. Onun ölümünün ardından kendisiyle yapılan röportajda Muazzez Hanım;
“Hay Allah üzüldüm. Evlenmemiş olmasına üzüldüm açıkçası keşke o kadar bağlanmasaydı. Yani ben sebep olmadım inşallah” ifadelerini kullanmıştır.
Şahsi bir değerlendirme yaparak bölümü noktalayalım; benim için Monna Rosa, Sacit Onan’ın seslendirmesiyle, defalarca dinlediğim ve her dinleyişimde ayrı bir tat, ayrı bir keyif aldığım bir şaheser. Her dinleyişimde alır götürür uzak diyarlara. Sevdanın böyle masum ve asil de olabileceğini hatırlatır. Yıllara bir meydan okuma, modern diye empoze edilene bir başkaldırıdır. Özentiden, yapmacıklıktan uzak bir samimiyettir. En etkilendiğim kısım ise;
“Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler nasıl yaşarmış” dizeleridir.
MONA ROSA
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.Kanadı kırık kuş merhamet ister.Ah senin yüzünden kana batacak.Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.Ulur aya karşı kirli çakallar,Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.Mona Rosa bugün bende bir hal var.Yağmur iri iri düşer toprağa,Ulur aya karşı kirli çakallar.Açma pencereni perdeleri çek,Mona Rosa seni görmemeliyim.Bir bakışın ölmem için yetecek.Anla Mona Rosa ben bir deliyim.Açma pencereni perdeleri çek.Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,Bende çıkar güneş aydınlığına.Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.Seni hatırlatır her zaman bana.Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.Zambaklar en ıssız yerlerde açarVe vardır her vahşi çiçekte gurur.Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,Işıksız ruhumu sallar da durur.Zambaklar en ıssız yerlerde açar.Ellerin, ellerin ve parmaklarınBir nar çiçeğini eziyor gibi.Ellerinden belli olur bir kadın,Denizin dibinde geziyor gibi.Ellerin, ellerin ve parmakların.Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.Saat onikidir söndü lambalarUyu da turnalar girsin rüyana,Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.Akşamları gelir incir kuşları,Konarlar bahçemin incirlerine.Kiminin rengi ak kiminin sarı.Ah beni vursalar bir kuş yerine.Akşamları gelir incir kuşları.Ki ben Mona Rosa bulurum seniİncir kuşlarının bakışlarında.Hayatla doldurur bu boş yelkeni.O masum bakışların su kenarında.Ki ben Mona Rosa bulurum seni.Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.Henüz dinlemedin benden türküler.Benim aşkım uymaz öyle her saza.En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.Artık inan bana muhacir kızı,Dinle ve kabul et itirafımı.Bir soğuk, bir mavi, bir garip sızıAlev alev sardı her tarafımı.Artık inan bana muhacir kızı.Yağmurdan sonra büyürmüş başak,Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.Bir gün gözlerimin ta içine bakAnlarsın ölüler niçin yaşarmış.Yağmurdan sonra büyürmüş başak.Altın bilezikler o kokulu tenCevap versin bu kuş tüyüne.Bir tüy ki can verir gülümsesen,Bir tüy ki kapalı geceye güne.Altın bilezikler o kokulu ten.Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.Kanadı kırık kuş merhamet ister,Ah senin yüzünden kana batacak.Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
5 Yorumlar
Kalemine sağlık Ersin Bey. Mona Rosa dan söz ederken Sacit Onan ismini zikretmezsek olmaz zaten. Şaire de yorumcuya da rahmet olsun.
YanıtlaSilErsin hocam emeğinize yüreğinize sağlık
YanıtlaSilOkuma ve kıymetli yorumunuzu paylaşma nezaketi gösterdiğiniz için teşekkür ederim.
YanıtlaSilKaleminize sağlık Ersin Öğretmenim.
YanıtlaSilTeşekkür ederim, kıymetli yorumunuz için.
Sil