Güzelliğin, en nihai, elle tutulur, gözle görülür suretleri
onu tam olarak kavramamıza yetmez. Güzelliği bazen vücut bulduğu bir kadının iç
gıdıklayan işveli tavırlarında, bazen yüksek bir tepenin yamacından ufka kadar
uzanan duygulu yeşilliğin, serbest mavilikle ve güneşle taçlandığı manzarada,
bazen de zekice kurgulanmış bir şaheserin mizah kokan gerçekçiliğinde
yakalarız.
Aslında tüm bu esrarengiz, geçici ve haz dolu anların,
güzelliğin baş döndürücü biçimleriyle dolu olduğunu bilir, başımızdan geçen felaketlere
ve katlandığımız acılara rağmen, hayatın son bulacağı gerçeğini ters yüz
ederek, sağaltıcı, umut vaat eden bir şiddetle bizi hayata bağlıyor oluşunun
hakkını teslim etmeyiz.
Bunun yerine, güzellikle suni bir bağ kurduğumuz maddi
değerlere; eşyaya, paraya, mülke vs. gereğinden fazla önem atfederek
gözlerimizin önüne kalın bir perde indirdiğimizin de farkında değilizdir.
Başarıya, mevkiye ve üne kavuşma arzumuzun altında da kişiliğimizin bizi özel
hissettirecek niteliklerini; tıpkı nergis çiçeğine adını veren Narkissos'un*
sudaki yansımasını saatlerce izlemesinin altında yatan neden gibi, kendi
güzelliğimizi sergileyip, bunu başkalarının gözünden görmek isteğimiz yatmıyor
mu?
Biz güzelliğin peşinden bilinçsizce, kesintisiz bir
kovalamacayı sürdürürken o bir orman perisinin muzipliğiyle, bir ateş böceğinin
coşkusuyla kendisini birden gösterir ve aynı hızla kaybolur. Ona sahip olmak
için giriştiğimiz bu sonuçsuz mücadeleden yıldığımızda bir aldatmacanın
içindeymişçesine içerlemeye hazırızdır. Gündelik hayatın sığlığı,
alışkanlıkları ve yüzeyselliği güzelliğe karşı bizi daha da duyarlı
kılabilecekken aynı zamanda uyuşuk, kayıtsız bir ruh halinin içine de
hapsedebilir. Ama huzursuzluk tiz bir titreşim halinde tüm varlığımıza yayılır
ve gemlenemez, yakıcı bir tutkuyu da besler. Canı istediğinde bizi huzuruna
çağıran bir kraliçe gibi, güzelliğin tahakkümünde, ona duyduğumuz aşk ve onun
ayrılmaz bir parçası olan ıstırap yüzünden, aşkını çöllerde arayan bir meczubun
sandığı gibi önümüze çıkan her vahada ona sarılacağımıza inanırız.
*Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız
bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür.
Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte
âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının
yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda
ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi
ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve
Narkissos'u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki
Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su
içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini
görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir.
Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar,
sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek
yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada
sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis
çiçeklerine dönüşür.
Tolga MEREN

0 Yorumlar