Ticker

6/recent/ticker-posts

GEDE NASIF -2-

 (Sezai Karakoç mesaimiz düşündüğümden uzun sürdü-daha bitmiş de değil-, tabi böyle olunca Nasıf’ın hikâyesine de fazlaca ara vermek zorunda kaldık. Nasıf, sürekli benim zihnimde yaşayan bir kahraman olduğu için onun ihmal edilmişliğinin huzursuzluğunu yaşıyorum böyle zamanlarda.

 

Kısaca Nasıf’ın hikâyesinin iç dinamiklerinden bahsederek, kaldığımız yerden devam edelim istiyorum. Nasıf, yoksul bir Anadolu köyünde yaşıyor. Annesini kaybetmiş, bir süredir de babasının hasretini çekmekte. Ninesinin yanında kalan Nasıf’ın hikâyesini, -fotoğrafını paylaştığım- oturduğu musalla taşında, fotoğrafın çekildiği açıdan onu izleyen bir üst gözden dinliyoruz.)

 

Şehir ile köy arasındaki o sarp yollar tükenip de Erkengüz tepesinden aşağı sallanınca minibüs, Nasıf, o küçücüklüğünden beklenmeyecek bir şekilde büyük insanlara yakışan bir ağırbaşlılık kuşanır, babası minibüsten inip yanına gelene kadar yerinden kalkmazdı. Biz pencerelerimizden izler, tutsağı olduğumuz sabırsızlığa yenik düşerek, "Koşup sarılsana be çocuk" diye geçirirdik içimizden lakin o anlam veremediğimiz bir şekilde, içinde kopan fırtınayı bastırır, sanki saatlerdir bekleyen kendisi değilmiş gibi öylece karşılar ve sakince öperdi babasının elini. Hani, onun o halini gören biri, tesadüfen karşılaştıklarına kanaat getirirdi muhtemelen.

 

Yine de iyiymiş o zamanlar, tabi zamanında anlayamıyor da iş işten geçtikten sonra anlıyor insan. Neyin kıymetini zamanında anlayabildi ki insanoğlu?

 

Gel zaman git zaman, ilkin, ayda bir gelmeleri düzensizleşti babasının. Sonra hepten kesildi. Ama bekledi Nasıf. Hep bekledi. Hiçbir ay, hesabı yanlış yapmadı. Tam gününde, tam vaktinde bekledi hep. Onunla birlikte bizde tabi. Ah o, gelmeyeceğini bile bile beklemeler yok mu, nasıl da insanın ömründen alır götürür ve eksiltir insanı.

 

Ama durun, yeri gelmişken babasının gelmediği o ilk günü anlatayım size. Dün gibi aklımda her anı. Yıllar sonra sorsalar yine dün gibi hatırlayacağımı biliyorum, zira bu yaşıma kadar bu köyde bu kadar gözyaşı döküldüğünü, çaresizlikten bu kadar kıvranıldığını görmedim ben, nasıl unutayım.


O cuma günü yine sabah ayazından ikindi önüne kadar bekledi Nasıf. Köy minibüsü Erkengüz tepesinden sallanınca hepimizi bir heyecan kapladı yine. Biz gözlerimizi Nasıf'tan, Nasıf minibüsten ayırmadan bekledi.

 

Minibüs köy meydanına yanaştı, pazardan dönenler birer birer inmeye başladılar. Macır Veli indi ilkin, arkasındaki karısını çekiştire çekiştire uzaklaştı. Belli ki yine üç kuruş yaşlı aylığını elinden almıştı hayırsız oğlu. Bir ay boyunca kuru yavana talim edeceğini bildiğinden hırçınlaşır, hıncını da karısından çıkarırdı böyle zamanlarda.

 

Sonra Hafız Musa. Hafızlığı lafta. Subhaneke’yi beş senede anca ezberleyediğinden “hafız” diyorlar, makarasına. İki elinde iki çanta. Kalabalıktı horandası, her hafta iki dolu çanta girerdi eve ve tükenirdi. Çocuğu olmuyor diye kuma getirdi ilk hanımının üstüne. Üç çocuk verdi yeni hanımı. Lakin Allah’ın işi işte ondan sonra ilk hanımından da dört çocuk daha oluverdi. İkişer ikişer doğurdu hem de. İnsanlar “Karı kısmısı inatlaşmaya görsün çorak tarladan çeltik bitirir” diye gülüşürler halen.

 

Yalnız her inende bir tuhaflık vardı, seziliyordu. Biz de fark ettik tabi hemen ama sonu neye çıkacak bilemedik. Sıradaki indi, öbürkü indi, sonuncu indi. Herkes indi. Herkesin başı önünde, suratı asık, insanoğlunun tüm günahkârlığını sırtlanmış bir mahcubiyeti taşır gibi. Hani kabahati olan utanmaz da yanındaki onun utancını da üzerine alır ya. İşte onun gibi. Herkeste bir kaçma, yok olma telaşı.

 

Herkes indi ama Nasıf'ın babası inmedi. Bekledi bir süre. Biraz daha. Kalktı sonra, minibüsün açık duran kapısından kafasını uzattı içeri, göremedi. Kararsız, çekingen, basamakları çıktı, koltuklara baktı tek tek. Yine yok. Anladı. Biz de anladık. O çöktü. Biz dağıldık.

 

Tam minibüsten inecekken, minibüsün sahibi Kel Musa, Nasıf'ı fark edip seslendi;

"Nasıf, al hunu, buban gönderdi. İşleri çoğumuş, bidaki ay geleceğmiş." diyerek bir paket uzattı.

Yoktu işin aslı elbet. Lakin iyi insan her zaman iyiydi be. Babasının gelmediğini görünce, Nasıf'ın üzüleceğini bildiğinden, bir oyuncak alıp sevindireyim diye düşünmüştü Musa. Hüküm Yaradan’ın muhakkak ama şu Musa cennete giremezse vallahi de billahi de bu köyden hiç kimse sırattan geçip cennet yüzü göremez. Abdestsiz toprağa basmayan, alnı secde çöküğü beli rükû büküğü şu aksakallılar bile giremez şart olsun. Peygamber emsali olamaz elbet ama veliyullahtan olduğuna tüm köylü şehadet ederiz.

 

Neyse.

Paketi aldı Nasıf, “Sağ olasın Musa emmi” deyip indi aşağı. Ağır adımlarla evin yolunu tuttu ya bir başkalık vardı halinde. Damarından kanı, etinden canı çekilmiş gibiydi. Birkaç adım sonra paket düştü elinden, fark etmedi. Terliği çıktı gitti ayağından, umursamadı. Aklını yitirdi diye, üçharfliler erişti garibe diye ödüm koptu o an.

 

Eve kadar o yürüdü, biz kara toprak olduk ezildik ayaklarının altında. Duvarlar mezar olup örtüldü üstümüze.

 

Daha fazla tutamadı, eve girer girmez öyle bir koyuverdi ki kendini yıllardır kilitli kapılar açılır gibi, asırlardır kuru dereler çağlayıp taşar gibi.

 

O feryat figan, o ağıt, o gözyaşı kor ateşlere attı attı dağladı hepimizi. Çocuklar oynamayı bıraktı, köpekler ulumayı kuşlar ötmeyi bıraktı, gök yağmayı bıraktı, bebekler bile ağlamayı bıraktı o gün ki Nasıf'ın ağıtına, Nasıf'ın gözyaşına halel gelmesin. O an kâinatta nefes alan hiçbir canlının, onun kadar ağlamaya hakkı olamazdı elbet. Herkes sustu, Nasıf ağladı o gün.

 

Akşamüstü biz birer birer evlerden çıkıp meydanda toplanmaya başladık ama kimsenin dilinde, şifa niyetine konuşacak tek bir kelimesi yoktu. Sustuk öylece.

 

Hacı Bayram geldi az sonra. "Ağlamaktan çatlayacak bu çocuk, hiç olmazsa bir Kur'an okuyayım" dedi ve başladı okumaya. “Yasin. Vel kuranil hakim…” Azrail kimi yoklasa Hacı Bayram koşardı. Saatlerce okudu. O okudu, Nasıf ağladı.

 

Veremli Dul Kezban geldi. Verem illetinin sızısı çökeli beri kendini bir o duvara bir o duvara vururdu geceleri, kendisi ölmeyi beklerken birde tek dayanağı dağ gibi kocasını kaybetmişti bahtsız. Ecel ile randevulaşmak olmuyordu işte. Ama o da sustu bugün. Nasıf'ı dinledi.

 

Variyetli diye, gönülsüz verdikleri kızları, geçincemesi olmayınca kendini asıp üç gün arayla beyaz gelinlik ile beyaz kefenliği giyeli beri gözünün yaşı dinmeyen Dursun Ebe geldi. Kızı öleceğine kendi öleydi bin kez olmaz mıydı? Hele hele, aldığı nefes haram olan şu cavır, şu domuz babası öleydi olmaz mıydı? Söylenecek ne çok cümlesi vardı ama o da sustu.

 

Askerlik zor gelince kaçıp gelen oğlu Gevşek Hüseyin, jandarma tarafından öldürüleli beri kendini paralayan Oyacı Fatma da geldi. "Şımartma şu tabansızı, yarın asker ocağında bakmaz kimse senin gibi gözünün yaşına" deyince kocası, "Tek evladım, bırak da şımartayım" derdi. Haklıymış, çekmemiş kimse nazını Hüseyin'inin. Bilse sürmez miydi buğday patozunda testenin altına. Ama o da sustu bugün.

 

Daha kimler kimler. Bir an bile, yıllanmış ağıtlarına ihanet ettiklerini düşünmeden gelip katıldılar susanlar kervanına. Susmak ne asil bir haykırıştı o gece.

 

Gece yarısına doğru, köylü meydanda Nasıf içerde. Muhtar " Varıp susturayım şunu, boşlasın ağlamayı" diyerek Nasıf'ın yanına gitti. Çok severdi Nasıf'ı, ninesi “he” deyiverse çoktan mirasına varis etmişti ya. Onun da işlerinin ucundan tutacak bir erkek evlada ihtiyacı yok muydu zaten, üç kızın yanında.

 

İçeri girince Nasıf'ı, babasının köye gelince giydiği eski bir kazağa sarılmış halde buldu.  "Kalk bre Gede deyyus" dedi. " Erkek adam olacan bide, ağlar mı erkek adam karı gibi."

"Ben erkek olmak istemiyom. Ben adam olmak da istemiyom."dedi. Başını yastığa gömdü, yeniden tutan bir ağlama krizi arasında fısıldadı "Ben bubamı istiyom mutar emmi. Sen her şeyin doğrusunu bilin, ha, gelir mi bubam emmi?"

Yorum Gönder

0 Yorumlar