(Sezai Karakoç mesaimiz düşündüğümden uzun sürdü-daha bitmiş de değil-, tabi böyle olunca Nasıf’ın hikâyesine de fazlaca ara vermek zorunda kaldık. Nasıf, sürekli benim zihnimde yaşayan bir kahraman olduğu için onun ihmal edilmişliğinin huzursuzluğunu yaşıyorum böyle zamanlarda.
Kısaca Nasıf’ın hikâyesinin
iç dinamiklerinden bahsederek, kaldığımız yerden devam edelim istiyorum. Nasıf,
yoksul bir Anadolu köyünde yaşıyor. Annesini kaybetmiş, bir süredir de
babasının hasretini çekmekte. Ninesinin yanında kalan Nasıf’ın hikâyesini, -fotoğrafını
paylaştığım- oturduğu musalla taşında, fotoğrafın çekildiği açıdan onu izleyen
bir üst gözden dinliyoruz.)
Şehir ile köy arasındaki o sarp yollar tükenip
de Erkengüz tepesinden aşağı sallanınca minibüs, Nasıf, o küçücüklüğünden beklenmeyecek bir şekilde büyük insanlara yakışan bir ağırbaşlılık kuşanır, babası minibüsten inip
yanına gelene kadar yerinden kalkmazdı. Biz pencerelerimizden izler, tutsağı
olduğumuz sabırsızlığa yenik düşerek, "Koşup sarılsana be çocuk"
diye geçirirdik içimizden lakin o anlam veremediğimiz bir şekilde, içinde kopan fırtınayı bastırır, sanki saatlerdir bekleyen kendisi
değilmiş gibi öylece karşılar ve sakince öperdi babasının elini. Hani, onun o halini gören biri,
tesadüfen karşılaştıklarına kanaat getirirdi muhtemelen.
Yine de iyiymiş o zamanlar, tabi zamanında anlayamıyor da iş işten geçtikten sonra anlıyor insan. Neyin kıymetini zamanında anlayabildi ki
insanoğlu?
Gel zaman git
zaman, ilkin, ayda bir gelmeleri düzensizleşti babasının. Sonra hepten
kesildi. Ama bekledi Nasıf. Hep bekledi. Hiçbir ay, hesabı yanlış yapmadı. Tam gününde, tam vaktinde bekledi hep. Onunla birlikte bizde
tabi. Ah o, gelmeyeceğini bile bile beklemeler yok mu, nasıl da insanın
ömründen alır götürür ve eksiltir insanı.
Ama durun, yeri
gelmişken babasının gelmediği o ilk günü anlatayım size. Dün gibi aklımda her anı. Yıllar sonra
sorsalar yine dün gibi hatırlayacağımı biliyorum, zira bu yaşıma
kadar bu köyde bu kadar gözyaşı döküldüğünü, çaresizlikten bu kadar
kıvranıldığını görmedim ben, nasıl unutayım.
Minibüs köy
meydanına yanaştı, pazardan dönenler birer birer inmeye başladılar. Macır Veli indi ilkin, arkasındaki karısını çekiştire çekiştire uzaklaştı. Belli ki yine üç kuruş
yaşlı aylığını elinden almıştı hayırsız oğlu. Bir ay boyunca kuru yavana talim
edeceğini bildiğinden hırçınlaşır, hıncını da karısından çıkarırdı böyle zamanlarda.
Sonra Hafız Musa. Hafızlığı
lafta. Subhaneke’yi beş senede anca ezberleyediğinden “hafız” diyorlar,
makarasına. İki elinde iki çanta. Kalabalıktı horandası, her hafta iki dolu
çanta girerdi eve ve tükenirdi. Çocuğu olmuyor diye kuma getirdi ilk hanımının
üstüne. Üç çocuk verdi yeni hanımı. Lakin Allah’ın işi işte ondan sonra ilk
hanımından da dört çocuk daha oluverdi. İkişer ikişer doğurdu hem de. İnsanlar
“Karı kısmısı inatlaşmaya görsün çorak tarladan çeltik bitirir” diye gülüşürler
halen.
Yalnız her inende
bir tuhaflık vardı, seziliyordu. Biz de fark ettik tabi hemen ama sonu neye
çıkacak bilemedik. Sıradaki indi, öbürkü indi, sonuncu indi. Herkes indi.
Herkesin başı önünde, suratı asık, insanoğlunun tüm günahkârlığını sırtlanmış bir mahcubiyeti taşır gibi. Hani kabahati olan utanmaz da yanındaki onun utancını da üzerine
alır ya. İşte onun gibi. Herkeste bir kaçma, yok olma telaşı.
Herkes indi ama
Nasıf'ın babası inmedi. Bekledi bir süre. Biraz daha. Kalktı sonra, minibüsün
açık duran kapısından kafasını uzattı içeri, göremedi. Kararsız, çekingen,
basamakları çıktı, koltuklara baktı tek tek. Yine yok. Anladı. Biz de anladık. O
çöktü. Biz dağıldık.
Tam minibüsten
inecekken, minibüsün sahibi Kel Musa, Nasıf'ı fark edip seslendi;
"Nasıf, al hunu, buban gönderdi. İşleri çoğumuş, bidaki ay geleceğmiş." diyerek bir paket
uzattı.
Yoktu işin aslı elbet. Lakin iyi insan her zaman iyiydi be. Babasının gelmediğini görünce, Nasıf'ın üzüleceğini bildiğinden, bir oyuncak alıp sevindireyim diye düşünmüştü Musa. Hüküm Yaradan’ın muhakkak ama şu Musa cennete giremezse
vallahi de billahi de bu köyden hiç kimse sırattan geçip cennet yüzü göremez.
Abdestsiz toprağa basmayan, alnı secde çöküğü beli rükû büküğü şu aksakallılar bile giremez şart olsun. Peygamber emsali
olamaz elbet ama veliyullahtan olduğuna tüm köylü şehadet ederiz.
Neyse.
Paketi aldı Nasıf,
“Sağ olasın Musa emmi” deyip indi aşağı. Ağır adımlarla evin yolunu tuttu ya bir başkalık vardı halinde. Damarından kanı, etinden canı çekilmiş gibiydi. Birkaç adım sonra paket düştü elinden, fark etmedi.
Terliği çıktı gitti ayağından, umursamadı. Aklını yitirdi diye, üçharfliler erişti garibe diye ödüm koptu o an.
Eve kadar o yürüdü,
biz kara toprak olduk ezildik ayaklarının altında. Duvarlar mezar olup örtüldü
üstümüze.
Daha fazla
tutamadı, eve girer girmez öyle bir koyuverdi ki kendini yıllardır kilitli
kapılar açılır gibi, asırlardır kuru dereler çağlayıp taşar gibi.
O feryat figan, o ağıt, o gözyaşı kor ateşlere attı attı dağladı hepimizi. Çocuklar oynamayı bıraktı, köpekler ulumayı kuşlar ötmeyi bıraktı, gök yağmayı bıraktı, bebekler bile ağlamayı bıraktı o gün ki Nasıf'ın ağıtına, Nasıf'ın gözyaşına
halel gelmesin. O an kâinatta nefes alan hiçbir canlının, onun kadar ağlamaya hakkı olamazdı elbet. Herkes sustu, Nasıf ağladı o gün.
Akşamüstü biz birer birer evlerden çıkıp meydanda toplanmaya başladık ama kimsenin dilinde, şifa niyetine konuşacak tek bir kelimesi yoktu. Sustuk öylece.
Hacı Bayram geldi
az sonra. "Ağlamaktan çatlayacak bu çocuk, hiç olmazsa bir
Kur'an okuyayım" dedi ve başladı okumaya. “Yasin. Vel
kuranil hakim…” Azrail kimi yoklasa Hacı Bayram koşardı. Saatlerce okudu. O okudu, Nasıf ağladı.
Veremli Dul Kezban
geldi. Verem illetinin sızısı çökeli beri kendini bir o duvara bir o duvara
vururdu geceleri, kendisi ölmeyi beklerken birde tek dayanağı dağ gibi kocasını kaybetmişti bahtsız. Ecel ile randevulaşmak olmuyordu işte. Ama o da sustu bugün. Nasıf'ı dinledi.
Variyetli diye,
gönülsüz verdikleri kızları, geçincemesi olmayınca kendini asıp üç gün arayla
beyaz gelinlik ile beyaz kefenliği giyeli beri gözünün yaşı dinmeyen Dursun Ebe geldi. Kızı öleceğine kendi öleydi bin kez
olmaz mıydı? Hele hele, aldığı nefes haram olan şu cavır, şu domuz babası
öleydi olmaz mıydı? Söylenecek ne çok cümlesi vardı ama o da sustu.
Askerlik zor
gelince kaçıp gelen oğlu Gevşek Hüseyin, jandarma tarafından öldürüleli beri kendini paralayan Oyacı
Fatma da geldi. "Şımartma şu tabansızı, yarın asker ocağında bakmaz kimse senin gibi
gözünün yaşına" deyince kocası, "Tek evladım,
bırak da şımartayım" derdi. Haklıymış, çekmemiş kimse nazını Hüseyin'inin. Bilse sürmez miydi
buğday patozunda testenin altına. Ama o da sustu
bugün.
Daha kimler kimler.
Bir an bile, yıllanmış ağıtlarına ihanet ettiklerini
düşünmeden gelip katıldılar susanlar kervanına.
Susmak ne asil bir haykırıştı o gece.
Gece yarısına doğru, köylü meydanda Nasıf içerde. Muhtar " Varıp susturayım şunu, boşlasın ağlamayı" diyerek Nasıf'ın
yanına gitti. Çok severdi Nasıf'ı, ninesi “he” deyiverse çoktan mirasına varis
etmişti ya. Onun da işlerinin ucundan tutacak bir
erkek evlada ihtiyacı yok muydu zaten, üç kızın yanında.
İçeri girince Nasıf'ı, babasının köye gelince
giydiği eski bir kazağa sarılmış halde buldu. "Kalk bre Gede
deyyus" dedi. " Erkek adam olacan bide, ağlar mı erkek adam karı gibi."
"Ben erkek
olmak istemiyom. Ben adam olmak da istemiyom."dedi. Başını yastığa gömdü, yeniden tutan bir ağlama krizi arasında fısıldadı "Ben bubamı istiyom mutar emmi. Sen her
şeyin doğrusunu bilin, ha, gelir mi bubam emmi?"


0 Yorumlar