Ticker

6/recent/ticker-posts

BİR ANADAN DÜNYAYA GELEN YOLCU! O SÖYLÜYOR…


 


 

    Öldüğünde 74 yaşındaydı üstat. Bildiğimiz manada kültürlü, okur yazar biri değildi. Kendi ifadesi ile, “mektep medrese görmemiş, okuma yazmayı askerlikte öğrenmiş, hayatında bir kitabı bile baştan sona okumamış” ümmi biriydi. Hemen burada bir ara verelim. Üstat her ne kadar kendini ümmi biri olarak görse de yazdığı türkülere bakınca kelimelerle olan ilişkisi bunun tam aksini söylüyordu. “Seher Vakti Çaldım Yarin Kapısını” adlı türküsü örneğin. Türkünün kendisi başlı başına incelenmeli, ancak biz türküde geçen ‘sürmeli’ kelimesindeki çok anlamlılıkları ele alalım. Sonra da ümmi miymiş üstat siz karar verin.

(örnek olması açısından sadece sürmeli kelimesinin olduğu satırlar sıraya göre alınmıştır)

 

“baktım yarin kapıları sürmeli” (kapılar kilitli)
“çıkageldi bir gözleri sürmeli” (göze çekilen sürme)

“dedi yoh yoh bir mehenge sürmeli” (değerini anlamak için ölçüt olan mihenk taşına gönderme)

“günde yüz bin kere yüzler sürmeli” (üstat tasavvufi manaları yine unutmadan temas etmekten bahsediyor)
“hemen aşk atına binip sürmeli” (at sürme)
….

 

    Yukarıda da görüldüğü üzere üstadın türkülerindeki hemen her bir söz arifaneydi. Her bestesi hayata bakış açısının bir uzantısıydı. Bir felsefesi vardı. 


Mesela “Nerde Ne Arıyon” adlı türküsüne bakalım:

 

Nerde ne arıyon divane gönül 

Dinle bir kendini anlamak içün 

Sen bir ruhsun kalbin ruhuna bağlı 

İrade elinde yönlemek içün  

 

Tanıyabildin mi sendeki seni 

Bütün vücudunu bu nazik teni 

Allah şahit etmiş ruha bedeni 

Kimseyi kimseden sormamak içün 

 

Sana akıl fikir bir mantık vermiş 

Senin gözün ile dünyayı görmüş 

Allah sevenlerin goğnüne girmiş 

Kulundan uzakta durmamak içün 

 

    Yani üstat diyor ki; bu aleme neden geldiğini anlamak istiyorsan önce kendini tanı. Kendini bil. Antik Yunan’daki Apollon Tapınağı’nda yazan ve Sokratesle beraber tüm filozofların en büyük derdi olan, kişinin kendini tanıma sürecine ilk dörtlükte gönderme yapıyor. Tabi bu arayış sadece filozofların değil tasavvuf ehlinin de en büyük derdiydi. Üstat bir konuşmasında “Kendini bilen Rabbini bilir, Rabbini bilen neden yaratıldığını bilir, e geriye ne kalır ki...” diyerek tasavvuf ehline gönül bağı ile bağlı olduğu mesajını da verecekti. Sen bir ruhsun ve kalbin de ruhuna bağlı diyerek, kaderini özgür iradenle sen belirleyip hayatına sen yön vereceksin diyor. Devamında da, yapıp ettiklerinden sen sorumlusun huzura geldiğinde de yapıp ettiklerini bir başkasına değil, bedeninin şahitliğinde ruhuna soracaklar diyor.

 

    Son satırlarda ise yine tasavvuf ezgilerini görüyoruz: farklı hadis ve ayetleri yorumlayarak “Yere göğe sığamadım mü’min kulumun kalbinden başka” sözü ile Yaratan’ın ancak sevenlerinin gönlüne sığabildiğini ve kulu ile her an birlikte olduğunu söyleyen ariflere gönderme yapmayı da ihmal etmiyor üstat.

 

    Üstadın hayatına geniş bir çerçeveden bakacak olursak; gerek karakter yapısı, gerek yaşamındaki sıkıntılarla baş etme yöntemleri ve gerekse de mütevazi kişiliği onun tam bir tasavvuf ehli olduğunu gösteriyor. Çektiği sıkıntıların, yaşadığı ayrılıkların, babası ile olan dargınlıkların ardından yazdığı türkülere bakınca anlaşılıyor ki, teselliyi hep tasavvufa ve haliyle Yaratan’a sığınmakta bulmuş:

 

Aşkın beni del eyledi 

Yaktı yıktı kül eyledi 

El aleme kul eyledi 

Yar beni beni beni 

 

Mecnun'um sahra içinde 

Yunus'um derya içinde 

Eyüp’üm yara içinde 

Sar beni beni

 

Yar İmiş Meğeradlı türküde de benzer bir yönelişi görebiliyoruz:

 

Derde düştüm dermanını aradım
Derdimin dermanı yar imiş meğer
Yari arar iken yardan ıradım
Yardan ayri kalmak ya dost zor imiş meğer

Turab olup yare varayım dedim
Ayağına yüzün sürüyüm dedim
O yarin sırrına ereyim dedim
Arifler keşfeder ya dost, sır imiş meğer

    Bu türkü aynı duygularla devam ediyor ama biz daha fazla uzatmamak adına ilk iki dörtlüğün üzerinde duralım:

 

    Üstat ayrılık ateşi ile yanmakta ve zehrin panzehiri olarak sevgiliyi göstermekte. Ancak dünyevi aşkın ateşi ile yandığını düşünürken asıl aradığının o olmadığını arayışı devam ederken anlıyor: Dünyevi aşkın peşine düştükçe, ilahi aşktan uzaklaştığını ve asıl ayrılık acısının o olduğunu fark ediyor.


    Üstat konserlerde klişe haline gelen, “ayaklarınızın turabı, gönüllerinizin hızmatçısıyım” cümlesini çok kurarmış. Bir gün biri, bu sözü küçük düşürücü ve abartılı bir tevazu cümlesi olarak gördüğünü belirtince, üstat cevaben yukarıdaki ikinci dörtlükte geçen dizeleri de anlamamıza yarayacak şu açıklamayı yapmış: 

“Topraktan geldik, toprağa gideceğiz, ayakların turabı olmak insanın aslına dönmesidir; gönül hızmatçılığı ise insan olmanın bir gereğidir, çünkü gönül Allah’ın evidir(ve o eve ev sahipliği yapmak ancak ariflere mahsustur)

………


Gelelim en kıymetlilerinden birine, büyük harflerle yazıp duvarlara asılmaya layık olan o güzel sözlerin olduğu türküye; 

 

Cahildim Dünyanın Rengine Kandım

Cahildim dünyanın rengine kandım

Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
Evvelim sen oldun, ahirim sensin

 

Sözüm yok şu benden kırıldığına
Gidip başka dala sarıldığına
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına
Gözyaşım sen oldun, kahirim sensin
Evvelim sen oldun, ahirim sensin

 

Garibim can yıkıp gönül kırmadım
Senden ayrı ben bir mekân kurmadım
Daha bir gönüle ikrar vermedim
Bâtınım sen oldun, zahirim sensin
Evvelim sen oldun, ahirim sensin


Çok belli ki üstat bir dönem dünyalık işlere, şöhretin etkileyici ışığına kendini kaptırmış ve devam eden süreç sonunda da Leyla ile araları açılmış, belki de ayrılmış. Bu türkü tam olarak böyle bir duygu yoğunluğu hissi veriyor dinleyiciye. Üstadın türkülerinde Garip mahlasını kullandığını hatırlatmakta fayda var. Türkünün geneline de bakınca bu ayrılıktaki tüm suçu üstlenmiş görünüyor. Sonunda da; evet ben hatalıyım ama asla senden ayrı bir hayal kurmadım, senden ayrı bir yerim olmadı, kimseye ikrar(söz) vermedim, batınım da zahirim de yani hayallerimde de tüm bedenimde de sen varsın, tüm benliğimle hala seninim diyor… 


Son olarak Yolcu türküsünün bir kısmını yorumlamaya çalışalım: 

 

Bir anadan dünyaya gelen yolcu
Görünce dünyaya gönül verdin mi?

Kimi böyük kim böcek kimi kul
Merak edip hiçbirini sordun mu?
Bunlar neden nedenini sordun mu?

 

Garip bülbül gibi feryat ederiz
Cehalet elinde küskün kederiz
Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
Dünya senin vatanın mı yurdun mu?


 

    Üstat diyor ki; Şu geldiğin, gönül verdiğin aleme kafanı kaldır da bir bak. 

Kimi kibrine kapılmış kendini dev aynasında görmekte, kimi hayvandan da aşağılık bir mertebeye gelmiş, çamurun içinde debelenmekte, kimi de varlık sebebini unutup da menfaatinden dolayı başka bir kula kul olmakta. Bunların nedenini anlayabildin mi, bir an durup da sorguladın mı? Asıl cahillik ve tehlike işte burada yatıyor. Ve birçoğumuz bunu fark edemeden dünyadan göçüyoruz.  Son ana kadar hiç ölmeyecek gibi yaşayıp dünyayı asıl vatanımız sanıyoruz…

 

  


    Görüldüğü gibi üstat türkülerindeki hemen her bir dizeyle, gönül dağında biriken dertleri kalptan kalbe anlatmaya çalışıyordu;

“Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özümde sel gizli gizli”
diyerek. 

 

    Bir Yunus, bir Mevlana’da olduğu gibi o da dünyaya bir misyon için geldiğine inanıyordu. Parmaklarına felç inip de tedavi sebebiyle Almanya’ya gittiğinde dönmeyi hiç düşünmedi. Çünkü türküleri Anadolu’da dilden dile dolaşmaya başlayınca misyonunu tamamladığına kanaat getirmişti. Artık çocukları ve ailesi ile ilgilenecek, mütevazi kabuğuna çekilecekti. 

 

    Ama hayat onu inzivada bırakmaya hiç de niyetli değildi ve anavatanına çağırıyordu. 

Babası ile hep farklı bir bağı olmuştu Neşet’in. Babasının rahatsızlandığı sıralarda yanına gelmiş, bir süre yanında kalmış, ardından babasının kendisini bir nebze de olsa topladığını düşünerek, tekrar Almanya’ya dönmüştü. Ancak birkaç gün sonra babası vefat etti. Telefonla ulaştığı kişilere son sözlerini sorunca; sazımın emaneti dediğini ilettiler Neşete. O sazın emanetçisi Neşetti ve anladı ki misyon yarım kalmıştı. Sazı aldı eline ve dedi ki:

 

İnsan ölür ama uruhu ölmez…

 

Yolcu adlı o muhteşem türküdeki bu söz biraz da babasınaydı. Bedenler ölür ama ruhlar ölmez. O, her zaman benimle bilirim’’ dediği babası için dünyaya karşı sitemkardı aynı zamanda. Gönül delisini neyledin dünya” diyerek dünya gözüyle mutlu olamayan babasının hakkını arıyordu adeta. O, babası için bunları söyleyip üzülürken aslında kendisi için de bunların geçerli olduğunu hayat hikayesine bakınca biz de, pek tabii görebiliyoruz. Sanatçı olmanın rahatlığını hiç göremedik”  diyecekti son zamanlarda verdiği röportajda. Sitemi babası için olduğu kadar kendisi içindi aynı zamanda da...

     

    Üstat yıllar sonra doğduğu topraklara dönünce ilk olarak baba evinin önüne geldi. İçeri girmedi, yere yakın ve yarısı açık kalmış pencereden içeri baktı. Anı kokan o eve girmeye cesareti yoktu belki de. Oturdu ve Ay Dost diye bağırdı. Sonra söylediği ilk türkü şu oldu:

 

Hep Sen Mi Ağladın Sen Mi Yandın
Ben De gülemedim Yalan Dünyada
Sen Beni Gönlünce Mutlu Mu Sandın
Ömrümü Boş Yere Çalan Dünyada 

 
Sen Ağladın Canım Ben İse Yandım
Dünyayı Gönlümce Olacak Sandım
Boş Yere Aldandım Boş Yere Kandım
İrengi Gözümde Solan Dünyada 


Ah Yalan Dünyada Yalan Dünyada
Yalandan Yüzüme Gülen Dünyada 

……




bir an durdu.. elini kalbine götürdü.. ''burası var ya dedi.. taşa, toprağa gerek kalmadan, insanın gömüldüğü tek yer..

 

    Son bir yıl içinde, yakalandığı amansız hastalığın kendisini yavaş yavaş̧ yolun sonuna yaklaştırdığını hisseden Ertaş, en yakın dostlarından birine, bir gün; “Daha havalandıracağım şiirlerim, çalıp söyleyeceğim türkülerim, insanlara söyleyeceğim kendimce doğrularım var, inşallah onları söylemeden beni çağırmaz” diyordu. Onlarca bestesi olan Neşet Ertaş’ın temennisine bakınca, insan anlıyor ki, burası bir hayal alemi ve bu hayal (yarım kalmışlar) aleminden geriye söylenmemiş bir söz hep kalacak. Ehli irfan için o söz, kemale erince tamamlanır ancak şu da söylenir ki, kelime manası aşağılık yer olan ‘Dünya’ hayatında insan asla kemale eremez. Yolculuk hep devam eder yani… Üstat da bunu biliyordu tabi ki ama yine de son bir veda etmek istiyordu. Artık hissediyordu vaktin yaklaştığını. Ölmeden birkaç ay evvel son yazdığı ve adına VEDA dediği şiiri telefonda Bilge Tokel’e okudu:

 

Geçti günler, yıllar, ömürse doldu 

Giden gitti bilmem geri ne kaldı 

Ömrümün baharı sarardı soldu 

Yandı, kaldı garip bağrım çöl gibi 

 

Veren, geri almak için gözlüyo 

Her an her saniye beni izliyo 

Garip bağrım için için sızlıyo 

Sazımda inleyen sırma tel gibi 

 

Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum 

Ne kimseye küskün ne de dargınım 

Bir ahu gözlüye candan vurgunum 

Garip gönlüm kapısında kul gibi


Neşet Ertaş belki bu şiiri havalandıramadı(beste), belki dillerden düşmeyecek çok daha fazla türküleri de olacaktı ama şurası kesin ki; bize ondan kalan çok sayıda doğru var. Zorluklarla, hatalarla dolu bir hayatı sahiplenmiş evvela. Örtmemiş, inkâr etmemiş, kızmamış, küsmemiş. Razı gelmiş, rıza göstermiş. Türkülerinde de bize bu duyguyu hep aktarabilmiş. Her şey bir yana o, insana mütevaziliğin de kazandırabileceğini, herkesin içinde, derinlerde bir yerde iyi bir insan olabilme ihtimalinin fıtrat gereği var olduğunu gösteren bir bilgeydi.

Saygıyla ve rahmetle... 

(Not: Yazı serimizin ilk iki bölümü sayfamızın önceki yazılarında mevcuttur.) 

Yorum Gönder

1 Yorumlar

  1. Yine nefis bir bölüm olmuş. Çok sevdiğim ustayı sizden okuyarak yeniden hafızama kazıdım.Kaleminize sağlık 🙏

    YanıtlaSil