Musalla Taşında Bir Sürgün - 1-
Öykümüzün kahramanı Nasıf musalla taşında bekleyedursun, biraz daha bekmeye ve düşünmeye ihtiyacı var. Onun öyküsü sürpriz sonlu romanlara pek benzemiyor, giriş cümlesi sonuç cümlesini ele veriyor bir bakıma. O nedenle bekleyecek ve düşünecek epey zamanı olacağı şüphesiz. Aslında böyle değil midir işte hayat, kiminin öyküsü sonlanır musalla taşında, kimi oradan doğar.
Nasıf'ı bekletecek olmamızın asıl nedeni, bizi bir süredir musalla taşında bekleyen başka birinin, yaşamı düşünüldüğünde, başka bir Nasıf'ın var olması. Şimdiye kadar bekleterek yaptığımız saygısızlığı daha da katmerlendirmeyelim.
Musalla taşı çok kullanışlı bir metafor. Sayısız, gerçek ve kurgusal anlatının final sahnesini oluştursa da, iyi bir sorgu ve iyi bir kurgu ile işlevsel bir başlangıç olarak da düşünülebilir. Tabi bunu ilk düşünen biz değiliz. Bu fikri ilk ortaya atanı bilmiyorum ama geliştirilmesi aşamasına dair bildiğim çok sağlam bir kaç referansımız var. Daha net ifade etmiş olması nedeniyle, Kemal Tahir ile başlayalım isterseniz.
Hayatı, kurgulanmış ve o haliyle topluma dikte edilmiş düşünce ve davranış kalıplarıyla mücadele ile geçmiş ve bu nedenle de kimseye yaranamamış olan 'Esir Şehir Üçlemesi' yazarı, bu üçlemenin son kitabı olan 'Yol Ayrımı'nda;
"Her ölüm bizden bişeyler alır götürür derler ya... Sanmam! Her ölüm galiba, gidenlerden birşeyler bırakıyor. Ağır şeyler..." diyerek, kendinden emin bir şekilde, yerleşmiş paradigmaya kafa tutar.
Cesur bir karşı çıkış bence. Lakin sırf karşı çıkmış olmak için yapılmadığını anlamaya biraz kafa yormak kafi.
Düşününce, hepimiz gidenin birşeyler götürdüğüne inanırız. Giden/ölen heybesini doldurur, yüklenir ve öte dünyaya taşınır güya.
Bir fark yaratılacaksa, bunu ancak gidenin yapabileceğini düşünmek, riske girmeden, mantıklı bir yaklaşım gibi görülür. Sonuçta bir eylem içinde olan, gidendir. Kalan hareketsizdir, sabittir.
(Sanırım kronikleşmiş bu mantıksal hatayı, konuşanın susandan daha çok şey anlattığını sandığımız zamanlarda da yapıyoruz. Oysa susmak, pasif bir eylem değildir ve bir susan asla konuşandan daha az şey anlatmaz. Bu bahsi, "Gönül sözü, susmakla söylenir."diyen Mevlana ve "Bir insanı sustuğu yerlerden tanıyabilirsiniz." diyen Halil Cibran'ın şahitlikleri ile, bir başka yazının ana teması olabileceği düşüncesiyle burada noktalayalım.)
Dünyaya farklı ideolojik pencerelerden bakıyor olsalar da, bu konuda, Peyami Safa'da farklı kelimeler kullanarak, aslında, Kemal Tahir ile aynı tezi savunmuştur;
"Ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor." diyerek ölenin/gidenin ardında derin izler(çoğu zamanda derin yaralar) bıraktığını, ardında kalanları da biraz öldürdüğünü ifade eder. Peyami Safa da aslında ölenin birşeyler götürmekten ziyade kalanlara ağır bir miras bıraktığını formüle etmiş olur böylece.
Kemal Tahir ve Peyami Safa'nın kelimelerle temellendirdiği bu tezi bir sineme filminden yapacağımız kısa bir alıntıyla, itiraza yer bırakmayacak şekilde kanıtlayabileceğimizi düşünüyorum;
Filmimiz, Ali'nin Sekiz Günü. Sahne de, oyuncu Süleyman Atanısev'in intihar ettiği sahne. (
https://youtu.be/BOC7I0q6i-g
) İzleme zahmetine girmeyeyim diyenler için kısaca özetleyeyim. Filmin ana mekanı olan mahalle bakkalına bir adam gelir. En ucuz sigaradan bir paket satın alır, zira cebindeki para daha fazlasına imkan vermez. Paketi orada açar, ateş ister ve bir sigara yakar. Öncelikle tipinden, sonrasında konuşmalarından anlaşılacağı üzere bu kişi, Oğuz Atay'ın tabiriyle, bir 'tutunamayan'dır. Kimseyi memnun edemediğini anlatır uzun uzun. Eşi ondan memnun değildir, çocukları da, arkadaşları da, patronu da... Herkes ondan birşeyler bekliyordur, herkesin onun hakkında ama onun rızası dışında bir planı vardır. Kimse olduğu gibi kabul etmez onu. Bu, olduğu gibi olmak ile toplumda kabul görebileceği bir hale bürünmek arasındaki paradoks ve muhtemelen buna ek olarak istese de o hale bürünemeyeceği endişesi günden güne kemirmiş ve tüketmiştir kahramanımızı. Artık yolun sonuna geldiği anlaşılmaktadır.
Bu varoluşsal sorgulama sahnesi, adamın özür dileyerek mekanı terk etmesiyle sonlanır. Birkaç dakika sonra aynı figüran, bir sokak başında kendini asarak intihar etmiş şekilde karşımıza çıkar ve boynunda 'Özür dilerim' yazılı bir kağıt sallanmaktadır. Özür dilerim. Hepinizin istediği nitelikleri bünyesinde toplayan bir süper kahraman olamadığım için özür dilerim, demek istemektedir.
Filmdeki önemsiz bir karakterin canlandırdığı bu kurgusal sahneyi sadece bir senaryo olarak düşünmek hata olur, zira, bu olgu toplumumuzun yadsınamaz bir gerçeğidir. Kişinin taşıdığı roller, bu rollerin ona yüklediği sorumluluklar, sahip olduğu bu rollerin gereklerini yerine getirmesine engel teşkil eden, çoğu zaman, dışsal nedenler ve bunlar karşısındaki çaresizliği yaşanan sayısız cinnet halinin ana nedenini oluşturmaktadır. (Bireyin ve bireyselleşmenin, hatta bencilliğin, ön plana çıktığı postmodern Avrupa'da böyle olmayabilir.)
Şimdi, baştan sona bu sahneyi göz önünde tutarak şu soruyu soralım;
Son anında bile özür dileyerek kendini yok eden bu kişi, ölürken, bu dünyadan birşey götürmüş olabilir mi?
(Yaşasa,Orhan Kemal ne güzel de romanını yazabilirdi günümüz 'Küçük adam'larının... )
Bu örnekler neticesinde, çok iddialı olmamak adına, "Musalla taşı bazen bir son, bazen de bir başlangıç olabilir. Bunu tayin eden taşın kendisi değil, üzerinde yatanın mirasıdır" şeklinde düşünmek en akıllıca yoldur belkide.
Musalla taşı metaforunun anlatılarda temsil ettiği zıtların bileşkesi olma durumunun (son/başlangıç, bu dünya/öte dünya) belkide en iyi ifadesi, bu yazının da konusu olan, Sezai KARAKOÇ'a ait;
"Fakat baktım bu ölüm değil diriliştir
Tabiati aşan bir bildiriştir" mısralarıdır. Yine bir başka şiirinde KARAKOÇ,
"Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız" diyerek bazı sonların, sanıldığı gibi, bir son değil bir başlangıç, bir diriliş, belkide bir şahlanış olabileceği konusunda uyarır bizi.
"İnat etmiyoruz ısrar ediyoruz" diyen KARAKOÇ, bereketli bir ömrü Kasım 2021 de noktalayarak ebedi mekana göç eyledi. Marjinal gruplar ve ideolojik körlük yaşayanlar dışında toplumun büyük bir kesimi vefat haberini üzüntüyle karşıladı. Aslında toplumun önemli bir bölümü için 'kabul edilemez' fikirler öne sürmüş bir düşünür (düşünür diyorum çünkü o şiir yazmanın ötesine geçip bir fikir, bir hareket, bir nesil inşa etmeyi amaç edinmiş bir düşünürdü) nasıl olur da bu oranda teveccüh görebilir diye düşündüm epey. Sanırım ondaki samimiyetin, söylediğini dilinin ucuyla değil yürekten söyleyen tavrının ve dolayısıyla davasını hayatına nakşetmiş, inandığı davayı yaşamış olmasının toplumda bir karşılığı vardı.
Bizler vefatını üzüntüyle karşılamış olsak da, o;
"Uzatma dünya sürgünümü benim" diyerek, en sevgiliye kavuşmanın hayaliyle yaşadığını söylemişti zaten.
(devam edeceğiz...)

0 Yorumlar