Ticker

6/recent/ticker-posts

"BENLİK" KUYUSUNA SİTEM

        

           Bir akşam vakti… Uzanmış bir halde sanal mecrada aheste aheste dolaşıyorum. Maksat kimin ne yediğini, kimin nerede gezdiğini her daim kolaçan etmek değil elbet. Ara sıra yüreğe nakış nakış işleyen hikmetli sözleri, sohbetleri, muhabbetleri de karşınızda görmek ruhunuzda tatlı bir esinti bırakıyor. Mecranın akışına kendimi kaptırdığım bir anda karşımda şöyle bir cümle beliriyor:

“Kendi kazdıkları kuyuya düşenler bile kendilerini Yusuf sanıyor.”

Mısır’a sultan olan, sabrı, güzel yüzü ve ahlakı ile dillere destan olan ve Kur’an-ı Kerim’de hayat hikâyesi Ahsenü’l Kasas olarak nitelendirilen Hz. Yusuf’a güzel bir atıf yapılmıştı. Tefekkür denizinde kulaç atmaya başladıkça sözdeki mana derinleşmeye başlıyor. Biz de gücümüz yettiğince bu denizde yüzmeye niyet edelim o vakit…

            Kelimelere ruhundan adeta bir şeyler üfleyen söz ehli, yüreğinin en hassas noktasından bir sitem çığlığı salıyor meydana. Sanki sitemden de öte bir kızgınlık var halinde. Bir sille vurup, kendinden geçeni uyandırma hamlesi misali sarsıcı bir tavır… Nisyan ile malul yani diğer bir ifade ile “unutkan” olmanın hakkını bu denli veren insana karşı bir öfke duruyor karşımızda. Hakikatten uzaklaştıkça, ötekini kör kuyuya attıkça, sadece “ben” diyerek yaşamaya başladıkça, benliğini unutup yitiren insana mühim bir uyarı…

          İyilik deryasının rahmetinden kaçıp kör ve karanlık kuyuların girdabına saklanan insan, gerçekten hayat gayesini unutmuş vaziyette. Kendi inancı, kendi değerleri, kendi ahlakı ve kendine “göre”si olan milyonlar, hayat değirmeninde öğütülüp un ufak olduklarının idrakinde bile değiller. Hayat birçoğu için düşmanı alt edecek bir cenk meydanı... Cenkte galip gelmek için her türlü silah ve aracı kullanmak ise mubah. Para, güç, yalan, iftira, hile, kavga ve daha nicesi… Ötekinin canını sonuna kadar yakan ama kendine toz bile konsa kıyametleri kopartan bu halet-i ruhiyeyi vicdan mahkememizde nasıl yargılayalım?

          Hayat bir cedel sahası değil. Bizler ise ego ve benliği uğrunda vuruşan cengâverler değiliz. Omuz omuza, sırt sırta, el ele vereceğimiz bir hayatın fedaileri olma yolunu tercih etmek çok mu zor? Kendimizi ötekinin yerine koyup akletmek için bizden istenen bir servet mi var? Karşıdakini alt edip indirdikçe galip geleceğimizi, mutlak huzura ereceğimizi garanti eden nedir? Yaşattığımız acıların zerresini kendi benliğimizde duysak feryad-ü figan ile koşarız meydana. Yedi cihana duyurmaya çabalarız acımızı. Acı, bir ateş gibi bizim hanemize düşünce mi uyanacağız? Gönül yuvamızı, ruhumuzu küle döndürünce mi uyanacağız körkütük sarhoşluğumuzdan?

      Hz. Yusuf’u kuyuya atıp kurtulmak ve onu meçhulün karanlığında boğmak isteyenler aslında yeryüzüne sabrın, umudun, güzelliğin tohumunu ektiğinden habersizdiler. Umutsuzluk girdabına düştüklerinde vardıkları kapı, kardeşlerinin kapısı olmuştu. Onlar Yusuf’un ismine dahi tahammül edemezken ilahi adalet, huzurda el pençe divan durur hale getirmişti onları. Peki, bugünkü dünyada bizim nasibimize bu hikâyeden neler düşecek? Ötekini kuyuda boğmak için ısrar edecek miyiz? Kendi kazdığımız kuyuya düştüğümüzde veryansın edecek miyiz? Ruhumuzu hakikat yolunda ıslaha çalışacak mıyız? Ya da insan olmanın şuuruna varıp ötekinin de elinden tutarak içine düştüğümüz kuyulardan beraber çıkmaya mı çalışacağız? Bu sorulara vereceğimiz en esaslı cevap aslında bizi “ne isek o” yapacak.

Yorum Gönder

0 Yorumlar