“Kendi
kazdıkları kuyuya düşenler bile kendilerini Yusuf sanıyor.”
Mısır’a
sultan olan, sabrı, güzel yüzü ve ahlakı ile dillere destan olan ve Kur’an-ı
Kerim’de hayat hikâyesi Ahsenü’l Kasas
olarak nitelendirilen Hz. Yusuf’a güzel bir atıf yapılmıştı. Tefekkür denizinde
kulaç atmaya başladıkça sözdeki mana derinleşmeye başlıyor. Biz de gücümüz
yettiğince bu denizde yüzmeye niyet edelim o vakit…
Kelimelere ruhundan adeta bir şeyler
üfleyen söz ehli, yüreğinin en hassas noktasından bir sitem çığlığı salıyor
meydana. Sanki sitemden de öte bir kızgınlık var halinde. Bir sille vurup,
kendinden geçeni uyandırma hamlesi misali sarsıcı bir tavır… Nisyan ile malul
yani diğer bir ifade ile “unutkan”
olmanın hakkını bu denli veren insana karşı bir öfke duruyor karşımızda.
Hakikatten uzaklaştıkça, ötekini kör kuyuya attıkça, sadece “ben” diyerek
yaşamaya başladıkça, benliğini unutup yitiren insana mühim bir uyarı…
İyilik deryasının rahmetinden kaçıp
kör ve karanlık kuyuların girdabına saklanan insan, gerçekten hayat gayesini
unutmuş vaziyette. Kendi inancı, kendi değerleri, kendi ahlakı ve kendine “göre”si
olan milyonlar, hayat değirmeninde öğütülüp un ufak olduklarının idrakinde bile
değiller. Hayat birçoğu için düşmanı alt edecek bir cenk meydanı... Cenkte
galip gelmek için her türlü silah ve aracı kullanmak ise mubah. Para, güç,
yalan, iftira, hile, kavga ve daha nicesi… Ötekinin canını sonuna kadar yakan
ama kendine toz bile konsa kıyametleri kopartan bu halet-i ruhiyeyi vicdan
mahkememizde nasıl yargılayalım?
Hayat bir cedel sahası değil. Bizler
ise ego ve benliği uğrunda vuruşan cengâverler değiliz. Omuz omuza, sırt sırta,
el ele vereceğimiz bir hayatın fedaileri olma yolunu tercih etmek çok mu zor?
Kendimizi ötekinin yerine koyup akletmek için bizden istenen bir servet mi var?
Karşıdakini alt edip indirdikçe galip geleceğimizi, mutlak huzura ereceğimizi
garanti eden nedir? Yaşattığımız acıların zerresini kendi benliğimizde duysak
feryad-ü figan ile koşarız meydana. Yedi cihana duyurmaya çabalarız acımızı.
Acı, bir ateş gibi bizim hanemize düşünce mi uyanacağız? Gönül yuvamızı,
ruhumuzu küle döndürünce mi uyanacağız körkütük sarhoşluğumuzdan?
Hz. Yusuf’u kuyuya atıp kurtulmak ve
onu meçhulün karanlığında boğmak isteyenler aslında yeryüzüne sabrın, umudun,
güzelliğin tohumunu ektiğinden habersizdiler. Umutsuzluk girdabına
düştüklerinde vardıkları kapı, kardeşlerinin kapısı olmuştu. Onlar Yusuf’un
ismine dahi tahammül edemezken ilahi adalet, huzurda el pençe divan durur hale
getirmişti onları. Peki, bugünkü dünyada bizim nasibimize bu hikâyeden neler
düşecek? Ötekini kuyuda boğmak için ısrar edecek miyiz? Kendi kazdığımız kuyuya
düştüğümüzde veryansın edecek miyiz? Ruhumuzu hakikat yolunda ıslaha çalışacak
mıyız? Ya da insan olmanın şuuruna varıp ötekinin de elinden tutarak içine
düştüğümüz kuyulardan beraber çıkmaya mı çalışacağız? Bu sorulara vereceğimiz
en esaslı cevap aslında bizi “ne isek o” yapacak.

0 Yorumlar