Henüz tan ağarmamış, zar zor seçiliyor uzaktan ama o olduğu belli.
Yine oturmuş sabah ayazında musalla taşının üstüne. Biz şimdi gördük ya, ne
vakittir oradadır, kim bilir.
Kırkım ayında sabah ayazı mı olur demen, bizim buralarda
buğday başağı sütlenmeden sabah ayazı eksik olmaz.
Ayağında çorap yok. Terliklerinin biri büyük biri küçük.
Bacaklarını öne arkaya sallarken ayağına büyük gelen terliği düşüpduruyor.
İniyor, terliğini giyiyor. Tekrar sallamaya başlıyor.
Eski bir pantolon, eski bir kazak var üstünde.
Üşüdüğünden mi sabırsızlandığından mı ya da her ikisi birden
mi bilinmez sürekli kazağının yenini çekiştiriyor. Zaten eski kazak, yenleri
sökülmüş ipler sallanıyor. Sallanan ipleri parmağına dolayıp biraz daha
çekiştiriyor. O çekiştirdikçe biraz daha sökülüyor kazak. Kazak söküldükçe
biraz daha çekiştiriyor. Giderek kısalıyor kazağın bir kolu. Kısalırsa
kısalsın, der gibi. Ninesi kızacak elbet, biliyor. Kızarsa kızsın, der gibi.
“Bu kaçıncı oldu be gâvurun doğurduğu” diyecek, adı gibi
biliyor ama olsun, eskiyen yahut küçülen kazaklardan getirirdi köylülerden biri
nasıl olsa. Zaten üstündekiler de Kör Yakıb’ın, ahırdaki atları çubukla dürtüp
kaçarken düşen ve atların toynakları altında kafası parçalanarak ölen küçük
oğlunun, iyiceleri eş dostun çocuklarına dağıtıldıktan sonra geri kalan,
eskileriydi.
“Yeni”yi unutalı epey oluyordu. Yeni kazak, yeni pantolon
hele hele şöyle kokusu üstünde yeni bir ayakkabı rüyasına bile girmez olmuştu
artık. Varsa yoksa yırtık cızlavat yahut birbirinin eşi bile olmayan bir çift
eski terlik.
Sabah namazını kılıp perdeyi aralayan köylüler musalla taşı
üstünde bekler gördüler Nasıf’ı. Onu öyle görünce hemen anladık tabi, bir ayın
dolduğunu ve günlerden Cuma olduğunu.
Ayın önünü sonunu bilmeyiz doğru lakin cumayı da bilmez
değiliz, yanlış söylemiş olmayayım. Mübarek cumayı sektirdin mi işinin rast
gitmeyeceği iyi bilinir bizde. Ondan sebep eyice belleriz cumayı. Hatta biri
cumayı aksattımı, “falan kişi öldü yalım” denir.
Anası ölüp babası gurbete çıkalı beri ninesiyle yaşıyor
Nasıf. Dedesinin de zaten, keçi peşinde dağ taş dolaşırken bir gün ölüsünü
getiriverdilerdi. Kimi düşmüş dedi, kimi kendini atmış, biri itivermiş
uçurumdan dedi kimi.
Bizim Nasıf daha küçükten hem anasız hem babasız kaldı
anlayacağınız. Bura insanının yüreği yufka, dili serttir. Öksüz yetim
kalmışlara “Gede” demek adet olagelmiştir. Ondan, o gün bu gündür “ Gede Nasıf
aşağı, Gede Nasıf yukarı.”
Laf aramızda bakımsızlıktan sebep ufak tefek bir şey,
büyüyüp serpilemedi akranları gibi. Geçen, köyün çocukları güreş tutuyordu
çayırlıkta, kim tutsa yere çaldı Nasıf’ı. Sırtı yerden kalkmadı.
Tabi ninesinde koyun keçi bişey kalmadı ki süt, yoğurt
yedire. Üç dört tavuğu var lakin garibin tavuğu bile gün aşırı anca yumurtluyor
işte. Zaten onlarda yarım kilo çay, yarım kilo şeker karşılığında köy bakkalı Gâvur
Hüsam’a ipotekli.
Aslında babası şehirde çalışmaya başladıktan sonra,
önceleri, her ay maaşını alınca mutlaka gelirdi köye. Bir şeyler getirirdi Nasıf’a,
şehir çikolatası bile. Bayram önü de üst baş. Köyün çocukları heves ederdi,
keşke benim anam öleydi de bana da şehir çikolatası getireydi bubam, diyen
bile çıkardı. Ne bilsin işin aslını noksan akıllılar. İyi denilemezdi ya
kötüden halliceydi işte durumu.
Hayat hem en iyi hem de en acımasız öğretmendir derler ya,
daha okula başlamadan günleri, haftaları, ayları belledi Nasıf. Ninesinin yere
çizdiği çizgilerden her akşam birini işaretler, bir elinin parmakları ile öbür
elinin başparmağı ve işaret parmağı kadarı doldumu “Bir hafta doldu nine”
derdi.
Böyle böyle günleri, haftaları, ayları söktü ilkin. Hesabı
tuttumu, o gecenin sabahı erkenden musalla taşının üstünde alırdı soluğu.
Onu öyle görünce bizde anlardık elbet.
Maaşını aldımı, onu takip eden Cuma günü gelirdi babası.
Bizim köyden şehre, şehirden bizim köye her Allah ın günü vesait bulamazsın.
Cumadan cumaya ilçe pazarına gidip gelen bir minibüs çalışır yalnızca ilçe ile
bizim köy arasında. Ondan, maaşını hangi gün alırsa, onu takip eden Cuma günü
gelebilirdi anca.
Tabi o Cuma sabahının köründe de musalla taşı üstünde yerini
alırdı Nasıf. İşin aslı, o kadar erken beklemesine de gerek yoktu. Çünkü her ne
kadar kadınlar Pazar alaverelerini erkenden bitirip minibüse yerleşseler bile
erkeklerin “cumayı başka başka camilerde kılmak katmerli sevaptır” ısrarı
nedeniyle anca öğle namazı sonrası yola çıkılabilirdi. Bir saati aşkın da
yol sürer, dönüş uzadıkça uzardı. Sonra sonra, Nasıf’ın beklediğini
bildiklerinden “Şu gedeyi bekletmeyelim, bu Cuma namazı köyde kılıverelim”
demeye başladılardı erkeklerde. Bu akıl “Bir öksüzün yüzünü güldürmek, güneşin
böğründe kılınan bin tespih namazından evladır” diyen Hacı Hasan’dan çıkmıştı
elbet.
Ama aslını bilse de laf dinlemezdi Nasıf, erkenden beklemeye
başlardı. Beklemek, bekleneni ve bekleyeni aşan bir hal alırdı Nasıf’ta. Galiba
bir ay boyunca, beklemeyi bekliyordu o.
Ne olursa olsun ayrılmazdı da yerinden. Bazen, müebbetlik
mahpuslar gibi kederli bir voltaya başlardı. Sağa sola adımlar bir süre, sonra
tekrar otururdu. Biraz sallardı ayaklarını, biraz altına alır otururdu. Ama
gözünü zinhar ayırmazdı “Erkengüz Tepesi” nden. Minibüsün, köyden görüldüğü ilk
yerdir Erkengüz tepesi. Sadece minibüsün değil her şeyin ve herkesin ilk
görüldüğü yer. Hadi bu bölümü küçük bir sır vererek kapatalım, kışı köyde
gizlenerek geçiren eşkıyaların da baskın veren jandarmayı kolladığı yerdir
Erkengüz.

0 Yorumlar